26 Aralık 2009 Cumartesi
25 Aralık 2009 Cuma
bak şimdi...
...bak şimdi ben; dünyanın hay-u huyuna bir gönül huzuruyla hoşça tebessüm edebileceğim kadar ölümün bana yakıştığı yerdeyim.herkesi affedebilecek kadar yunmuş yıkanmış,herşeyi anlayabilecek kadar gadre uğramış.kalkışına tanık olduğum her gece otobüsüne bir yüreklilikle Allah kavuştursun diyebilirim.çünkü dilenecek bir tek helallik kaldı.dünya beni hiç terketmeyecek bir korku bırakmışken bu dağlara,keşke o dünyanın gelip geçiciliğine dair iki kelam da ben edebilseydim.veya daha iyisi sözü küçümseyebilseydim...
mektup......
canım kızım/oğlum
sen bu yazıyı okuyabilecek yaşa geldiğinde bu sözlük ya da entrylerim kalacak mı bilmiyorum. ama mutlaka yedeğini alır saklarım yazılarımın. bunun ne demek olduğunu da elbet bir gün anlıycaksın.
mektuba böyle saçma sapan giriş yapmamdan henüz çocuk sahibi olmak için yeterli yaşta olmadığımı anlamakta zorlanmayacaksın. ama şunu iyi biliyorum sana diyeceğim bir sürü şey var. öncelikle senden tüm yüzsüzlüğümle hayatta benim kabüllenemediğim şeyleri kabüllenmeni isteyeceğim. mutlu olmanın, başarılı olmanın anahtarının bundan geçtiğini inanıyorum...
hayatta her zaman yalnız olacaksın... kabul etmesi ve anlaması zor biliyorum. ben hayatta olursam tüm gücümle sana destek ve yardımcı olacağından şüphen olmasın. ama insan doğası bu. sen kendi hayatını oluşturacaksın. yaşının küçük olduğu zamanlarda bile sana ait dünyan ilişkilerin aşkların, düşmanların olacak. ihaneti ve güvensizliği göreceksin. hiç ummadığın insanlardan darbe yiyeceksin. her beslediğin umudun birileri tarafından kırılmaya çalışıldığını göreceksin. yavrum. hayat bu. böyledir. yalnızlığı kabüllen ki güçlü olasın. unutma ki çevrendeki insanlar yalnızlığını paylaştığın yalnızlığı oluşturan bireylerdir. onların ortadan kabolması yalnız kalman demek değil kendi asıl haline geri dönmendir. bu durumu yaşadığında üzülme... hepimiz yalnız doğar yalnız yaşar ve yalnız ölürüz.
asla kimseye güvenme, ipleri kimsenin eline verme, hayatta her zaman için yapmak isteyeceğin şeyler olacak. benim genlerimi taşıdığından ötürü uçuk kaçık planlar yapacaksın. bu süreçte yapmaya çalıştığın eylemlerin tamamlanabilme ihtimalini kimsenin eline verme. büyüdükçe bunu daha iyi anlayacaksın. insanlar kendi çıkarları doğrultusunda sana yardımcı olacaklardır ve onların çıkarları genellikle senin kaybın olacaktır. her işini kendin hallet ve asla kimseye güvenme.
dini konulara asla kafayı takma: büyüdükçe göreceksin ki herkes bir şeylerin peşinde fanatiklik içerisinde kaybolmakta. bir tarafta öbür dünyayı düşünüp kafayı yemiş insanlar diğer tarafta tüm ömrünü dinleri kötülemeye çalışmaya adamış problemli insanlar...iki kısma da prim tanıma hayatını yaşa.hayatta hatalar yapacaksın. yaptığın hatalarla gurur duy asla pişman olma. sadece şunu bil ki aynı hatayı üst üste yapmak ahmaklıktır. sen ahmak olamazsın biliyorum.
sana söylenen övgüleri ve yergileri kafana takma... insanoğlu psikolojik savaş yönünden olgunlaşmış bir hayvandır. hayvan kadar vahşi ama bütün hayvanlardan da daha akılldır. sana söylenen tüm sözler seni bir forma sokmak isteyen insanların oyunlarıdır. asla hiç birine inanma. sen başkalarının gördüğü insan değilsin. sen sadece ve sadece senin hissettiğin insansın.
sen bu yazıyı okuyabilecek yaşa geldiğinde bu sözlük ya da entrylerim kalacak mı bilmiyorum. ama mutlaka yedeğini alır saklarım yazılarımın. bunun ne demek olduğunu da elbet bir gün anlıycaksın.
mektuba böyle saçma sapan giriş yapmamdan henüz çocuk sahibi olmak için yeterli yaşta olmadığımı anlamakta zorlanmayacaksın. ama şunu iyi biliyorum sana diyeceğim bir sürü şey var. öncelikle senden tüm yüzsüzlüğümle hayatta benim kabüllenemediğim şeyleri kabüllenmeni isteyeceğim. mutlu olmanın, başarılı olmanın anahtarının bundan geçtiğini inanıyorum...
hayatta her zaman yalnız olacaksın... kabul etmesi ve anlaması zor biliyorum. ben hayatta olursam tüm gücümle sana destek ve yardımcı olacağından şüphen olmasın. ama insan doğası bu. sen kendi hayatını oluşturacaksın. yaşının küçük olduğu zamanlarda bile sana ait dünyan ilişkilerin aşkların, düşmanların olacak. ihaneti ve güvensizliği göreceksin. hiç ummadığın insanlardan darbe yiyeceksin. her beslediğin umudun birileri tarafından kırılmaya çalışıldığını göreceksin. yavrum. hayat bu. böyledir. yalnızlığı kabüllen ki güçlü olasın. unutma ki çevrendeki insanlar yalnızlığını paylaştığın yalnızlığı oluşturan bireylerdir. onların ortadan kabolması yalnız kalman demek değil kendi asıl haline geri dönmendir. bu durumu yaşadığında üzülme... hepimiz yalnız doğar yalnız yaşar ve yalnız ölürüz.
asla kimseye güvenme, ipleri kimsenin eline verme, hayatta her zaman için yapmak isteyeceğin şeyler olacak. benim genlerimi taşıdığından ötürü uçuk kaçık planlar yapacaksın. bu süreçte yapmaya çalıştığın eylemlerin tamamlanabilme ihtimalini kimsenin eline verme. büyüdükçe bunu daha iyi anlayacaksın. insanlar kendi çıkarları doğrultusunda sana yardımcı olacaklardır ve onların çıkarları genellikle senin kaybın olacaktır. her işini kendin hallet ve asla kimseye güvenme.
dini konulara asla kafayı takma: büyüdükçe göreceksin ki herkes bir şeylerin peşinde fanatiklik içerisinde kaybolmakta. bir tarafta öbür dünyayı düşünüp kafayı yemiş insanlar diğer tarafta tüm ömrünü dinleri kötülemeye çalışmaya adamış problemli insanlar...iki kısma da prim tanıma hayatını yaşa.hayatta hatalar yapacaksın. yaptığın hatalarla gurur duy asla pişman olma. sadece şunu bil ki aynı hatayı üst üste yapmak ahmaklıktır. sen ahmak olamazsın biliyorum.
sana söylenen övgüleri ve yergileri kafana takma... insanoğlu psikolojik savaş yönünden olgunlaşmış bir hayvandır. hayvan kadar vahşi ama bütün hayvanlardan da daha akılldır. sana söylenen tüm sözler seni bir forma sokmak isteyen insanların oyunlarıdır. asla hiç birine inanma. sen başkalarının gördüğü insan değilsin. sen sadece ve sadece senin hissettiğin insansın.
24 Aralık 2009 Perşembe
sessizlik gecenin bir yarısı...!
anlatacak birşeyin olmadığından zannedilse de,
birikmiş acıların boyunu aştığında, için taştığında,
artık anlatacak mecalinin kalmaması durumudur aslen...
yalnızlıktan çıkarılınca geriye kendin kalırsın. ne sessizlik ne yalnızlık... düz adamlık işte budur.
birikmiş acıların boyunu aştığında, için taştığında,
artık anlatacak mecalinin kalmaması durumudur aslen...
yalnızlıktan çıkarılınca geriye kendin kalırsın. ne sessizlik ne yalnızlık... düz adamlık işte budur.
20 Aralık 2009 Pazar
SON
bu mektubu yazıyorum çünkü artık senin kaybedebiliceğin bir ben, ya da benim kaybedebiliceğim bir sen yok. artık biz diye bir şey de yok. şu birkaç aydır belki beni en çok dinleyen oldun, sessizliğimde bile... ve şimdi ben hayatımda bir zamanlar çok önemli bir dinleyici olan ''sen''in yokluğuyla boğuşuyorum. kendi kendime yazıp okumaktansa, senin bu mektubu okuyup tepki vermemen fikri beni biraz daha rahatlatıyor.
insan ne kadar çok şey söylese, ya da elinden geldiğince kendini ifade etse de, derinlerde saklı bir şeyler mutlaka kalıyor. onlar da artçı depremler olarak, seyrek aralıklarla ruhu ve bedeni vurmaya devam ediyor.
geçen gün evde, aylar önce sana yazdığım mektubu buldum ve şimdiki benle o zamanki beni karşılaştırdım. evet, çok değişmişim. o heyecan... bir varmış, bir yokmuş.
işte bu günler hayatın ''biz''li kısmının anlamını yitirmeye çabaladığı, ''biz''li umutların tükendiği anlardan birkaçı. kendimi kandırarak, hep iyi yönünden bakmaya çalışmıyorum artık, çünkü bu kendini kandırma işinin karşılıklı olmazsa yürümeyeceğini öğrendim. aramızdaki şüpheler yaraladı beni ve seni.
insan böyle dönemlerde geriye dönüp sürekli sorguluyor kendisini ve karşısındakini, içindeki öfkeyi ve şefkati. eskiye dönüp o güzel günleri hatırladıkça yüzümde ısrarcı olsa da buruk bir gülümsemeyle oturuyorum, yumuşamadan edemiyorum.
artık içimde bir yanı hiddet diğer yanı ise özlem olan madalyon eskisi kadar keskin sınırlara sahip değil ve katı sınırları olan duygularım yavaş yavaş birbiriyle karışmaya başladı. bu karışık duygularsa yerini git gide dinginliğe bırakıyor.
şu an olmasa da ileride bir gün içimde seninle iletişim kurma isteği uyanabilir. tüm o sölediğim, tükürdüğüm sert sözleri yalayıp yüzüne bakmak zorunda kalabilirim. eskiye olan sonsuz ama yıpratıcı bağlılığım bana hiç düşünmediğim şeyler yaptırıyor bazen. artık sen de geçmişimin bir parçası olacaksın, izin kalacak; arada bir hissettirecek kendisini, hiç olmadık zamanlarda. artık eskisinden daha da güçlüyüm. başım dik, utanmıyorum beni ben yapanlardan.
senin ve benim de bir ilişki yürütebilmemiz zormuş aslında düşündüm de... olmazmış, ama bilmek için yaşamamız gerekirdi. kim ne derse desin... yaşandığı zaman içinde hepsi gerçekti... tüm söylenenler, tüm yaşananlar, tüm hissedilenler ve söylenemeyenler...
yaşandığı zaman içinde güzeldi, ne kadar kötü biterse bitsin... geriye kalanlarsa gerçekleştirilmemiş hayaller ve başka birkaç şey...
bir de bazı soru işaretleri kaldı bende, yanıtlamak istemezsin nasılsa... ve ben...
eskiden de olduğu gibi... öpüyorum seni
insan ne kadar çok şey söylese, ya da elinden geldiğince kendini ifade etse de, derinlerde saklı bir şeyler mutlaka kalıyor. onlar da artçı depremler olarak, seyrek aralıklarla ruhu ve bedeni vurmaya devam ediyor.
geçen gün evde, aylar önce sana yazdığım mektubu buldum ve şimdiki benle o zamanki beni karşılaştırdım. evet, çok değişmişim. o heyecan... bir varmış, bir yokmuş.
işte bu günler hayatın ''biz''li kısmının anlamını yitirmeye çabaladığı, ''biz''li umutların tükendiği anlardan birkaçı. kendimi kandırarak, hep iyi yönünden bakmaya çalışmıyorum artık, çünkü bu kendini kandırma işinin karşılıklı olmazsa yürümeyeceğini öğrendim. aramızdaki şüpheler yaraladı beni ve seni.
insan böyle dönemlerde geriye dönüp sürekli sorguluyor kendisini ve karşısındakini, içindeki öfkeyi ve şefkati. eskiye dönüp o güzel günleri hatırladıkça yüzümde ısrarcı olsa da buruk bir gülümsemeyle oturuyorum, yumuşamadan edemiyorum.
artık içimde bir yanı hiddet diğer yanı ise özlem olan madalyon eskisi kadar keskin sınırlara sahip değil ve katı sınırları olan duygularım yavaş yavaş birbiriyle karışmaya başladı. bu karışık duygularsa yerini git gide dinginliğe bırakıyor.
şu an olmasa da ileride bir gün içimde seninle iletişim kurma isteği uyanabilir. tüm o sölediğim, tükürdüğüm sert sözleri yalayıp yüzüne bakmak zorunda kalabilirim. eskiye olan sonsuz ama yıpratıcı bağlılığım bana hiç düşünmediğim şeyler yaptırıyor bazen. artık sen de geçmişimin bir parçası olacaksın, izin kalacak; arada bir hissettirecek kendisini, hiç olmadık zamanlarda. artık eskisinden daha da güçlüyüm. başım dik, utanmıyorum beni ben yapanlardan.
senin ve benim de bir ilişki yürütebilmemiz zormuş aslında düşündüm de... olmazmış, ama bilmek için yaşamamız gerekirdi. kim ne derse desin... yaşandığı zaman içinde hepsi gerçekti... tüm söylenenler, tüm yaşananlar, tüm hissedilenler ve söylenemeyenler...
yaşandığı zaman içinde güzeldi, ne kadar kötü biterse bitsin... geriye kalanlarsa gerçekleştirilmemiş hayaller ve başka birkaç şey...
bir de bazı soru işaretleri kaldı bende, yanıtlamak istemezsin nasılsa... ve ben...
eskiden de olduğu gibi... öpüyorum seni
gelecek zaman
düne göre şimdinin adı.
olmasaydı tembellik diye bir şey olmazdı. herkes yapacağını hemen yapardı.düşünsenize aklınıza bir şey geldi ve sonra yapma şansınız yok. hemen kalkıp yapardık hepimiz. böylece her şey takır takır yapılırdı. çünkü bekleyeceğin zaman yok.
olmasaydı hayal kırıklığı olmazdı. umut ne için vardır, neye umut vardır? geleceğe. umutlar hep gelecektedir. geleceği cennet yapar umutlar. peki kaçımız bu umutlarımızı tamamen gerçekleştirebilir. tamamını geçtim, yarısını bile yapabilen var mıdır? sonunda ne oluyor o çocukça kurduğun hayaller yetiştirdiğin umutlar yıkılıyor ve altında kalıyorsun. peki gelecek diye bir şey olmasa umut etme şansın var mıydı? yoktu.
olmasaydı şerefsizlikler, pislikler çok çok azalırdı. çoğu insan kötü olmayı düşünmüyor, istemiyor, kimse bilinçli olarak kötüyüm ben kötüyüm diye kötülük yapmıyor. ama günü geçirmek için hepimiz hatalar ve kötülükler yapıyoruz. gerekçemiz de gelecek zamanda bir gün düzeltme şansımız olur nasılsa."ben kötü değilim aslında şimdiyi geçiştirmek için bunu yapıyorum ama ilerde kesin kendi güzel insanlığıma geri döneceğim." ya bi yürü git..
işte bu sebeplerden keşke olmasaydı dediğimdir, ya da bilinç olarak farkında olmasaydık olduğunun. inanın dünya daha güzel bir yer olurdu.
olmasaydı tembellik diye bir şey olmazdı. herkes yapacağını hemen yapardı.düşünsenize aklınıza bir şey geldi ve sonra yapma şansınız yok. hemen kalkıp yapardık hepimiz. böylece her şey takır takır yapılırdı. çünkü bekleyeceğin zaman yok.
olmasaydı hayal kırıklığı olmazdı. umut ne için vardır, neye umut vardır? geleceğe. umutlar hep gelecektedir. geleceği cennet yapar umutlar. peki kaçımız bu umutlarımızı tamamen gerçekleştirebilir. tamamını geçtim, yarısını bile yapabilen var mıdır? sonunda ne oluyor o çocukça kurduğun hayaller yetiştirdiğin umutlar yıkılıyor ve altında kalıyorsun. peki gelecek diye bir şey olmasa umut etme şansın var mıydı? yoktu.
olmasaydı şerefsizlikler, pislikler çok çok azalırdı. çoğu insan kötü olmayı düşünmüyor, istemiyor, kimse bilinçli olarak kötüyüm ben kötüyüm diye kötülük yapmıyor. ama günü geçirmek için hepimiz hatalar ve kötülükler yapıyoruz. gerekçemiz de gelecek zamanda bir gün düzeltme şansımız olur nasılsa."ben kötü değilim aslında şimdiyi geçiştirmek için bunu yapıyorum ama ilerde kesin kendi güzel insanlığıma geri döneceğim." ya bi yürü git..
işte bu sebeplerden keşke olmasaydı dediğimdir, ya da bilinç olarak farkında olmasaydık olduğunun. inanın dünya daha güzel bir yer olurdu.
aşka inanmamak
toplum tarafından insanlara zorla empoze edilen "aşk" kavramına bilinçli bir şekilde ya da hayatın zorlamasıyla inanma yetisini kaybetmektir.
"aşk" kavramı insanlara hazır verilir. insanlar "aşk"ın ne olduğunu kendileri keşfetmezler. okudukları kitaplarda, izledikleri filmlerde, konuştukları insanlarda sürekli kendilerine "aşk" ın tanımı yapılır. bu tanımlar toplumuna göre değişmekle beraber ortak noktaları "aşk'ın gözünün kör olması", "aşk'ın en beklenmeyen anda çıkıp gelebileceği", "aşk için insanın her şeyi yapabileceği" vs.dir.
insan düşünmek istediği sürece düşünen bir varlıktır. insan ne kadar düşünmek isterse, sorgularsa, analiz ederse, çözümlerse o derece vardır ve hayvanlardan farklıdır. bu aşk konusunda da geçerlidir. eğer insan kendisine verilen hazır kavramlara gözü kapalı insanmak yerine kendisi ölçüp tartarsa çok daha öznel ve pragmatik bir tanıma ulaşacaktır.
bu analiz ve sonuçlanma yöntemini köstekleyen din, önyargı, korku vs. gibi kavramlardan sıyrılmak birincil şarttır. insan, kendisine hazır verilen ve kayıtsız ve şartsız inanması gerektiği söylenen şeylere hemen inanan bir yapıdaysa (ki en çok dinde olur) aşk konusunda öznel tanımını yapamaz.
aşk kavramına mantıklı bakılmalıdır. hazır verildiği gibi "aşkta mantık yoktur" yerine tam tersine aşkta mantık aranmalıdır ve sonunda görülmelidir ki aşkta mantık yoktur. mantık olmaması bir tarafa aslında "aşk" denen bir kavram yoktur. "aşk" adıyla maskelenen "şey", bir çok çıkarın bir potada eritilmesidir.
peki bu çıkarlar nedir?
sex, ego tatmini, mazoşizm, bağlanma isteği, heyecan arayışı vs. dir. insanlar "aşık olarak" aslında bu çıkarlarını değerlendirmek isterler. karşıdaki insan için savaştıklarını zannedip aslında kendi egolarını tatmin etmeyi, birileri için bir şeyler yapabileceklerini gösterme tutkusuna kapılırlar.
modern zamanların türkiye'sinde ise aşk kavramı çok tuhaf tanımlanmakta.
öncelikle türkiye, "kültürlerin sentezi" olarak tanımlanmasından mütevellit sürekli bir çatalda kalıp yol seçememe halindedir. bu hal, ikili ilişkilere de yansıdığından dolayıdır ki "göster ama elletme" ve "her sevgilim versin ama karım bakire olsun" kavramları kullanılmaktadır.
eski türkiye'den gelen "duyguların önemsendiği aşk kavramı"ndan sıyrılamamış ama yeni dünyadaki "çıkarcı aşk" kavramına uyum sağlamaya çalışan "teenage" gençlerin en popüler aşk kavramı ise "iç güzellik önemli ama tipe de bakarım yanee" kavramıdır.
yalanlarla yoğrulmuş günümüz aşk kavramına inanmamak için mantıklı olmak, mantıklı olunamıyorsa bile en azından bir kaç tecrübe yaşamak yeterli olacaktır.
"aşk", başlı başına inanılmaması gereken bir kavramdır. hele ki günümüzde iyice çirkinliğe ve bireyselliğe dönüşmüşken inanılması mantıksızdır.
aşka inanmamak, sevgi kavramının çıkarcılığa bulaştırılmasının farkına varan insanların dinginlikle çıkar takaslarını bir köşede ellerinin arasında izlemesidir.
"aşk" kavramı insanlara hazır verilir. insanlar "aşk"ın ne olduğunu kendileri keşfetmezler. okudukları kitaplarda, izledikleri filmlerde, konuştukları insanlarda sürekli kendilerine "aşk" ın tanımı yapılır. bu tanımlar toplumuna göre değişmekle beraber ortak noktaları "aşk'ın gözünün kör olması", "aşk'ın en beklenmeyen anda çıkıp gelebileceği", "aşk için insanın her şeyi yapabileceği" vs.dir.
insan düşünmek istediği sürece düşünen bir varlıktır. insan ne kadar düşünmek isterse, sorgularsa, analiz ederse, çözümlerse o derece vardır ve hayvanlardan farklıdır. bu aşk konusunda da geçerlidir. eğer insan kendisine verilen hazır kavramlara gözü kapalı insanmak yerine kendisi ölçüp tartarsa çok daha öznel ve pragmatik bir tanıma ulaşacaktır.
bu analiz ve sonuçlanma yöntemini köstekleyen din, önyargı, korku vs. gibi kavramlardan sıyrılmak birincil şarttır. insan, kendisine hazır verilen ve kayıtsız ve şartsız inanması gerektiği söylenen şeylere hemen inanan bir yapıdaysa (ki en çok dinde olur) aşk konusunda öznel tanımını yapamaz.
aşk kavramına mantıklı bakılmalıdır. hazır verildiği gibi "aşkta mantık yoktur" yerine tam tersine aşkta mantık aranmalıdır ve sonunda görülmelidir ki aşkta mantık yoktur. mantık olmaması bir tarafa aslında "aşk" denen bir kavram yoktur. "aşk" adıyla maskelenen "şey", bir çok çıkarın bir potada eritilmesidir.
peki bu çıkarlar nedir?
sex, ego tatmini, mazoşizm, bağlanma isteği, heyecan arayışı vs. dir. insanlar "aşık olarak" aslında bu çıkarlarını değerlendirmek isterler. karşıdaki insan için savaştıklarını zannedip aslında kendi egolarını tatmin etmeyi, birileri için bir şeyler yapabileceklerini gösterme tutkusuna kapılırlar.
modern zamanların türkiye'sinde ise aşk kavramı çok tuhaf tanımlanmakta.
öncelikle türkiye, "kültürlerin sentezi" olarak tanımlanmasından mütevellit sürekli bir çatalda kalıp yol seçememe halindedir. bu hal, ikili ilişkilere de yansıdığından dolayıdır ki "göster ama elletme" ve "her sevgilim versin ama karım bakire olsun" kavramları kullanılmaktadır.
eski türkiye'den gelen "duyguların önemsendiği aşk kavramı"ndan sıyrılamamış ama yeni dünyadaki "çıkarcı aşk" kavramına uyum sağlamaya çalışan "teenage" gençlerin en popüler aşk kavramı ise "iç güzellik önemli ama tipe de bakarım yanee" kavramıdır.
yalanlarla yoğrulmuş günümüz aşk kavramına inanmamak için mantıklı olmak, mantıklı olunamıyorsa bile en azından bir kaç tecrübe yaşamak yeterli olacaktır.
"aşk", başlı başına inanılmaması gereken bir kavramdır. hele ki günümüzde iyice çirkinliğe ve bireyselliğe dönüşmüşken inanılması mantıksızdır.
aşka inanmamak, sevgi kavramının çıkarcılığa bulaştırılmasının farkına varan insanların dinginlikle çıkar takaslarını bir köşede ellerinin arasında izlemesidir.
17 Aralık 2009 Perşembe
OPTİMİZE EDİLMİŞ HAYATLAR
hemen her gün yataklarından isteyerek ya da istemeyerek ayrılan insanların sahip olmak istediği hayattır, bunların birlikte fecreylediği hayatlardır... herkesin derdi beni geriyor şuan, bugün eğlenesim var şen şakrak, şehnaz longa, nihavendin viyadüğünü çevreyoluna bu gece bağlamak istiyorum.
normal olan her insan sabah kalkmak için gece yatmaz mı ? geceyi sabaha bağlaması, acaba sabah uyanamamaktan korktuğu için midir ? bilinmez ! ötekilerden bu tarafa en önemli yanı, herkes sabah daha iyi bir hayata uyanmak isteyerek gece yatağına girer. çoğumuz yastığa kafayı koyduğumuzda:
- bugün şunları şunları yapmasam iyi olacaktı, niye yaptım ki sanki ! yok yok bugün söylediğin sözler senin sözlerin değildi oğlum mahmut, çeki düzen ver kendine,
gibi kişisel argümanları kıvıra kıvıra bir yerlerimize batırıyoruz. hem de ne iğne ne de çuvaldız. fsm köprüsündeki çelik halatlarla. çünkü her insan kendisini karşındakilerden daha fazla eleştirir, daha fazla hırpalar. yapmam diyen burnundan kıl aldırmayandır. vicdan en büyük optimizasyon parametresi.
hemen her gün yataklarından isteyerek ya da istemeyerek ayrılan insanların sahip olmak istediği hayattır, bunların birlikte fecreylediği hayatlardır... herkesin derdi beni geriyor şuan, bugün eğlenesim var şen şakrak, şehnaz longa, nihavendin viyadüğünü çevreyoluna bu gece bağlamak istiyorum.
normal olan her insan sabah kalkmak için gece yatmaz mı ? geceyi sabaha bağlaması, acaba sabah uyanamamaktan korktuğu için midir ? bilinmez ! ötekilerden bu tarafa en önemli yanı, herkes sabah daha iyi bir hayata uyanmak isteyerek gece yatağına girer. çoğumuz yastığa kafayı koyduğumuzda:
- bugün şunları şunları yapmasam iyi olacaktı, niye yaptım ki sanki ! yok yok bugün söylediğin sözler senin sözlerin değildi oğlum mahmut, çeki düzen ver kendine,
gibi kişisel argümanları kıvıra kıvıra bir yerlerimize batırıyoruz. hem de ne iğne ne de çuvaldız. fsm köprüsündeki çelik halatlarla. çünkü her insan kendisini karşındakilerden daha fazla eleştirir, daha fazla hırpalar. yapmam diyen burnundan kıl aldırmayandır, egosu sabah ereksiyonun pijamayı şişirdiği kadar şiştiğinden mütevellit böyle buyurur. vicdan en büyük optimizasyon parametresi.
- vicdan ............(1)
otobüs durağında bekleyen insanlar, durağa geldikleri ilk dakikada:
- kodumun otobüsü gelse de binsem. demezler.
bekar olanlar, birini görsem de hayatım değişse, bu durağa her gün koşa koşa gelsem derler. derler dediysem, zihin mekanizması böyle çalışır, bol bol seratonin salgılanır. kulağında müziği, işe gidene kadar alayına mesafeli duranlar da vardır, sayıları oldukça çoktur. o gelecek otobüs gelir elbette, herkes düşüncelerinin balonlarını otobüse sıkıştırır. kiminin balonu ötekinin balonuyla kesişir. pat diye bir muhabbet başlayabilir... işe mi ? nerde çalışıyorsun ? almayın kardeşim şu otobüse bu kadar insan ! azizim vallahi çekilicek çile değil bizimki. bu gibi bir dolu muhabbet. yer vermeye çalışan insanlar, yer kapmaya çalışan insanlar, birilerine abanan insanlar, leş kokusu yayan insanlar. saygı önemli diğer bir parametre.
- saygı............(2)
işteyken, okuldayken insanların hali en görülmeye değenidir. "bir insanı ya alışverişte ya da yolculukta tanı" diye boşuna dememişler. bütün kalkanların indiği zamanlardır bunlar. birbirlerini hırsıyla paralayan, boğan insanları hemen hepimiz tanırız. yetiştirilme tarzı mıdır ? hayata karşı kaybettiği harplerin yarasını kapatmak için midir ? bilinmez mütemadiyen daha fazla kazanmak için, diğer insanları hiçe sayan ademoğullarının sayısı az mıdır ? oburluk diğer parametre.
- oburluk ............(3)
ada sahillerinden gelen sevgiliyi hangimiz s.ktir ederiz. ben etmem! ama gelen sevgili dolu mu gelmiştir ? boş mu ? benim için o önemlidir, çoğumuz için de bu böyledir. salt sevişme pek uzun sürmeyecektir. paylaştıkça büyüyen sevgi zırvalamasına girmeyeceğim. şimdi biri okumuyorum arkadaş deyip çeker gider. kaybetmek istemiyorum. insani ilişkilerde çifterin bilgi birikimleri önemlidir ki, aynı dili konuşmak yetmez. biri kelime ararken diğeri cümleyi kuracak elemanları sırtlayabilmeli. bunun için bilgi sahibi olmak, fikir sahibi olmaktan önce gelir. esasen her yer de bu böyledir. hayat görüşlerinin kesiştiği noktadan indirilen dikme çiftlerin arasına duvar olursa böyle aşkın ızdırabını. şahsi kanaatim görüşler bir yer de kesişmemeli, yatay ve düşey asimptot ları olabildiğince yakın olmalı. bu türlü birinin ak dediğine diğer illa kara demek zorunda olmayacaktır. araya bir çizgi çekilirse çiftlerden biri paralel evren dedir. farklı bakış açısıdır yani, yok yere boğazlamak istenmeyen advers etkidir. hoşgörü diğer parametre.
- hoşgörü ............(4)
çalıştığı yere ihanet eden, başka bir tabirle yediği kaba pisleyen insanlar yok mu ? sürüsüne bereket... 80 yapımı filmlerin teması hep dürüst olmanın enayilik olduğu, çalan çırpanın toplumsal statü kazandığı gerçeğini göstermiyor mu ? gerçi o filmler bir yakarış, bir mesaj içeren, o zamanın içinde bulunduğu toplumsal yaraların bir patlaması değil midir ? buradan hareketle bir doktor, insan sağlığı ile ilgili öğrendiği onca şeyden sonra, bunları kötüye kullanmayacağına dair yemin ederken, bir mühendis kezâ, bazı çürük domateslerin isteyerek kötüye kullandıkları bir yalan mı ? bu çürükler giderek insanları kendilerine benzetmedi mi ? iş yeri örneğini verdim, oradan devam edeyim. binbir zorlukla veya torpille girilen bir iş ortamına, insanın davranış biçimi nasıl olmalıdır ? ilk başlarda olabildiğince naiftir. sonra sonra, artık üstünden çaylak imajını attıktan sonra, işin hinliklerini öğrendikten sonra, patrona veya iş arkadaşına gıcık olmaya başladıktan sonra, insan korteks i mütemadiyen bencilce çalışır. almış olduğu eğitim, sahip olduğu erdemler, arkasında dağ gibi duran onuru birden hiç olur. bu durumun paradoks ile yakından uzaktan hiçbir ilişkisi yoktur. çünkü insanoğlu bunu isteyerek yapar. bunun yegâne sebebi, çekirdek aileden alamadığı aile eğitimi, toplumsal yaşam gereklilikleri bilmeme, insani ilişkilerden anlamama... yani toparlarsam ahlâk sorunu. ahlâk bir diğer parametre.
- ahlâk ............(5)
gökyüzüne baktığında orada yıldız göremeyen insan, acaba gökyüzüne gündüz mü bakıyordur yoksa gece mi ? sevdiğine baktığında kalbini görememesi, kalbin yokluğuna mı işarettir yoksa soyutluğuna mı ? bazı şeyler vardır sorgulanmaz bazı şeyler vardır sorgulanmalı. insanlar bu sorgulama operasyonlarında kantarın topuzunu öylesine hoyratça kullanırlar ki hem kendilerine hem de çevresindekilere hayatı zindan ederler. şöyle bir tezim var; bir şey sorgulandığında, insan kendinde bir heyecan hissediyorsa ve bu heyecan bir adım ileri götürecek kadar enerji de veriyorsa sorgulanmalı. sınırları olan bir sorgulama olmalı yalnız. ne kendine ne de diğerlerine zerre kadar zarar vermemeli. bu sorgulamada, eğer insan yeni veriler elde ediyorsa ve bu veriler insanda devam etme arzusu oluşturuyorsa, doğru yoldadır. diğer türlüsünü anlatmak zor, denememeye gayret ediyorum ve deneyenlerin anlayacağını düşünerekten o kısma girmiyorum. karşınızdakinden emin olmak için onu türlü testlere tabi tutmak mı gerekir ? yoksa belli süreçlere gark olmasını beklemek mi ? bir insana kendinizi sevdirmek istemeniz mi önemli ? yoksa karşınızdakinin sizi sevmesini beklemek mi ? eğer bir insana kendinizi sevdirirseniz, yapmacıklıktan öteye gidemezsiniz. çünkü asıl sizi tanımamıştır. sevilecek taraflarınızı göstermişsinizdir. sizi bütünüyle görememiştir. peki sizi bütünüyle görememesi sizin kötü biri olduğunuza mı işarettir, yoksa tamamen sizin hatanız mıdır ? insanların sizi sevmesi için izin vermeniz gerekir. ve bu sürecin doğal yollardan ilerlediğinden emin olmanız gerekir. karşılık mı önemli ? yoksa karşılıksızlık mı ? bence ikisinin de önemi yok. bir şey sizin böbreküstü bezleri nizi aktive ediyor ise salt bir ilgi söz konusu değildir. dış etkenlerin sebebiyet verdiği atraksiyonların başlangıcıdır. salgılanan hormonlar ota, boka güzel bakmanızı sağlıyorsa, ki bu sizin art niyet göstermeyen durumunuzdur, doğru yoldasınız demektir. sevgi diğer önemli parametre.
- sevgi ............(6)
bahsini geçirdiğim bu 6(altı) parametre; vicdan, ahlâk, saygı, sevgi, hoşgörü ve oburluk insanın yaşamını optimal hale getirmesi için ayar yapması gereken parametrelerdir. şimdi oturup size eksponansiyel algoritma çözümlemesi yapmayacağım. herkes kendini çok iyi tanır ve bilir. kendinize baktığınızda ve bir de bu parametrelere baktığınızda neler görüyorsunuz, merak edersiniz... sıraladığım bu parametreler belli bir anlam üzerine sıralanmıştır. herkes için öncelik sırası değişecektir elbetteki. haddinden fazla seven insana, anasından emdiği süt itinayla burnundan getirilir. hoşgörüsü sıkıcı ve irite edici bir hale gelen insan için, umursanmama, önemsenmeme gibi tepkiler olasıdır. ama şahsi kanaatim vicdanı yerine oturmamış ve çekirdekte olmayan bir insanın yörüngeden çıkmasını dalton atom modeli bile onaylayacaktır.
hepsi için sıralama şekli insandan insana değişir ama sonuçta hepsi hayatı daha efektif kullanmak yolunda olumlu kapılar açar. açık veren bir insanın hayatını osman altuğ hocama emanet etmek elbette bir çözüm olabilir ama sorunun dibine girip size bir doz kerim erim önerirken, sizi aslında sorunu kökten çözmeye iletiyorum. modifikasyon lar, belli taşları yerinden oynatmayacaksa sadece makyajdır. kafanız attığında s.ktir edersiniz, dönersiniz başa.
insan mutlu olmayı ister ama, nasıl mutlu olunur bilmez. rahatı kendisine batırır ama battığı yerden çıkartmayı bilmez. sevilmek ister ama sevmeyi bilmez. ahlâksızlıktan dem vurur ama etik oluşumunu bilmez. benim tezim, insanların hayatını daha iyi idame ettirmesi için denklemini yanlış kurduğu yönünde. oturup saatlerce hesaplama yapmasına gerek yok. az gözlem sorunun büyük kısmını çözecektir. mutlu olan insanları incelemek, mutluluğu sevgi denklem elemanını ne kadar şiddette kullanacağı konusunu da doğru karar vererek yakalayabilir.
her şeyi bilmek zaten imkânsız iken, herkesin kendi 1. dereceden denklemini kurabilmesi su götürmez bir gerçektir. yükselen hayat standardı denklemi kendiliğinden 2. ve 3. derecelere taşır. artan dereceler artan sorunlar, problemler demektir. bulunduğu standart ve koşullarda optimize yaşamak tarifi mümkün olan konforu sağlayacaktır. eşşeğe binmeden atı tasavvur etmek hiçbir şeyin doğru ilerlemeyeceğini işaret eder.
tüm parametreler kişisel argümanlarla yoğurulup, öncelikle pilot çalışılıp daha sonra ölçek büyütmeye gidilirse, ki herkes kendi dünyasını sınırlarını üç aşağı beş yukarı bilir, sonuç alınmasa da en azından denenmiş olur. neleri deniyoruz, denemediklerimiz içimizi gıcıklatmıyor mu, hiç mi çocuk olmadınız yahu ?
özellikle din konusuna girmedim. çünkü dinlerin her türlüsünü yaşayan insan, dinin getirdiği parametrelere sahip olacaktır. o parametreleri de zaten saydık.
normal olan her insan sabah kalkmak için gece yatmaz mı ? geceyi sabaha bağlaması, acaba sabah uyanamamaktan korktuğu için midir ? bilinmez ! ötekilerden bu tarafa en önemli yanı, herkes sabah daha iyi bir hayata uyanmak isteyerek gece yatağına girer. çoğumuz yastığa kafayı koyduğumuzda:
- bugün şunları şunları yapmasam iyi olacaktı, niye yaptım ki sanki ! yok yok bugün söylediğin sözler senin sözlerin değildi oğlum mahmut, çeki düzen ver kendine,
gibi kişisel argümanları kıvıra kıvıra bir yerlerimize batırıyoruz. hem de ne iğne ne de çuvaldız. fsm köprüsündeki çelik halatlarla. çünkü her insan kendisini karşındakilerden daha fazla eleştirir, daha fazla hırpalar. yapmam diyen burnundan kıl aldırmayandır. vicdan en büyük optimizasyon parametresi.
hemen her gün yataklarından isteyerek ya da istemeyerek ayrılan insanların sahip olmak istediği hayattır, bunların birlikte fecreylediği hayatlardır... herkesin derdi beni geriyor şuan, bugün eğlenesim var şen şakrak, şehnaz longa, nihavendin viyadüğünü çevreyoluna bu gece bağlamak istiyorum.
normal olan her insan sabah kalkmak için gece yatmaz mı ? geceyi sabaha bağlaması, acaba sabah uyanamamaktan korktuğu için midir ? bilinmez ! ötekilerden bu tarafa en önemli yanı, herkes sabah daha iyi bir hayata uyanmak isteyerek gece yatağına girer. çoğumuz yastığa kafayı koyduğumuzda:
- bugün şunları şunları yapmasam iyi olacaktı, niye yaptım ki sanki ! yok yok bugün söylediğin sözler senin sözlerin değildi oğlum mahmut, çeki düzen ver kendine,
gibi kişisel argümanları kıvıra kıvıra bir yerlerimize batırıyoruz. hem de ne iğne ne de çuvaldız. fsm köprüsündeki çelik halatlarla. çünkü her insan kendisini karşındakilerden daha fazla eleştirir, daha fazla hırpalar. yapmam diyen burnundan kıl aldırmayandır, egosu sabah ereksiyonun pijamayı şişirdiği kadar şiştiğinden mütevellit böyle buyurur. vicdan en büyük optimizasyon parametresi.
- vicdan ............(1)
otobüs durağında bekleyen insanlar, durağa geldikleri ilk dakikada:
- kodumun otobüsü gelse de binsem. demezler.
bekar olanlar, birini görsem de hayatım değişse, bu durağa her gün koşa koşa gelsem derler. derler dediysem, zihin mekanizması böyle çalışır, bol bol seratonin salgılanır. kulağında müziği, işe gidene kadar alayına mesafeli duranlar da vardır, sayıları oldukça çoktur. o gelecek otobüs gelir elbette, herkes düşüncelerinin balonlarını otobüse sıkıştırır. kiminin balonu ötekinin balonuyla kesişir. pat diye bir muhabbet başlayabilir... işe mi ? nerde çalışıyorsun ? almayın kardeşim şu otobüse bu kadar insan ! azizim vallahi çekilicek çile değil bizimki. bu gibi bir dolu muhabbet. yer vermeye çalışan insanlar, yer kapmaya çalışan insanlar, birilerine abanan insanlar, leş kokusu yayan insanlar. saygı önemli diğer bir parametre.
- saygı............(2)
işteyken, okuldayken insanların hali en görülmeye değenidir. "bir insanı ya alışverişte ya da yolculukta tanı" diye boşuna dememişler. bütün kalkanların indiği zamanlardır bunlar. birbirlerini hırsıyla paralayan, boğan insanları hemen hepimiz tanırız. yetiştirilme tarzı mıdır ? hayata karşı kaybettiği harplerin yarasını kapatmak için midir ? bilinmez mütemadiyen daha fazla kazanmak için, diğer insanları hiçe sayan ademoğullarının sayısı az mıdır ? oburluk diğer parametre.
- oburluk ............(3)
ada sahillerinden gelen sevgiliyi hangimiz s.ktir ederiz. ben etmem! ama gelen sevgili dolu mu gelmiştir ? boş mu ? benim için o önemlidir, çoğumuz için de bu böyledir. salt sevişme pek uzun sürmeyecektir. paylaştıkça büyüyen sevgi zırvalamasına girmeyeceğim. şimdi biri okumuyorum arkadaş deyip çeker gider. kaybetmek istemiyorum. insani ilişkilerde çifterin bilgi birikimleri önemlidir ki, aynı dili konuşmak yetmez. biri kelime ararken diğeri cümleyi kuracak elemanları sırtlayabilmeli. bunun için bilgi sahibi olmak, fikir sahibi olmaktan önce gelir. esasen her yer de bu böyledir. hayat görüşlerinin kesiştiği noktadan indirilen dikme çiftlerin arasına duvar olursa böyle aşkın ızdırabını. şahsi kanaatim görüşler bir yer de kesişmemeli, yatay ve düşey asimptot ları olabildiğince yakın olmalı. bu türlü birinin ak dediğine diğer illa kara demek zorunda olmayacaktır. araya bir çizgi çekilirse çiftlerden biri paralel evren dedir. farklı bakış açısıdır yani, yok yere boğazlamak istenmeyen advers etkidir. hoşgörü diğer parametre.
- hoşgörü ............(4)
çalıştığı yere ihanet eden, başka bir tabirle yediği kaba pisleyen insanlar yok mu ? sürüsüne bereket... 80 yapımı filmlerin teması hep dürüst olmanın enayilik olduğu, çalan çırpanın toplumsal statü kazandığı gerçeğini göstermiyor mu ? gerçi o filmler bir yakarış, bir mesaj içeren, o zamanın içinde bulunduğu toplumsal yaraların bir patlaması değil midir ? buradan hareketle bir doktor, insan sağlığı ile ilgili öğrendiği onca şeyden sonra, bunları kötüye kullanmayacağına dair yemin ederken, bir mühendis kezâ, bazı çürük domateslerin isteyerek kötüye kullandıkları bir yalan mı ? bu çürükler giderek insanları kendilerine benzetmedi mi ? iş yeri örneğini verdim, oradan devam edeyim. binbir zorlukla veya torpille girilen bir iş ortamına, insanın davranış biçimi nasıl olmalıdır ? ilk başlarda olabildiğince naiftir. sonra sonra, artık üstünden çaylak imajını attıktan sonra, işin hinliklerini öğrendikten sonra, patrona veya iş arkadaşına gıcık olmaya başladıktan sonra, insan korteks i mütemadiyen bencilce çalışır. almış olduğu eğitim, sahip olduğu erdemler, arkasında dağ gibi duran onuru birden hiç olur. bu durumun paradoks ile yakından uzaktan hiçbir ilişkisi yoktur. çünkü insanoğlu bunu isteyerek yapar. bunun yegâne sebebi, çekirdek aileden alamadığı aile eğitimi, toplumsal yaşam gereklilikleri bilmeme, insani ilişkilerden anlamama... yani toparlarsam ahlâk sorunu. ahlâk bir diğer parametre.
- ahlâk ............(5)
gökyüzüne baktığında orada yıldız göremeyen insan, acaba gökyüzüne gündüz mü bakıyordur yoksa gece mi ? sevdiğine baktığında kalbini görememesi, kalbin yokluğuna mı işarettir yoksa soyutluğuna mı ? bazı şeyler vardır sorgulanmaz bazı şeyler vardır sorgulanmalı. insanlar bu sorgulama operasyonlarında kantarın topuzunu öylesine hoyratça kullanırlar ki hem kendilerine hem de çevresindekilere hayatı zindan ederler. şöyle bir tezim var; bir şey sorgulandığında, insan kendinde bir heyecan hissediyorsa ve bu heyecan bir adım ileri götürecek kadar enerji de veriyorsa sorgulanmalı. sınırları olan bir sorgulama olmalı yalnız. ne kendine ne de diğerlerine zerre kadar zarar vermemeli. bu sorgulamada, eğer insan yeni veriler elde ediyorsa ve bu veriler insanda devam etme arzusu oluşturuyorsa, doğru yoldadır. diğer türlüsünü anlatmak zor, denememeye gayret ediyorum ve deneyenlerin anlayacağını düşünerekten o kısma girmiyorum. karşınızdakinden emin olmak için onu türlü testlere tabi tutmak mı gerekir ? yoksa belli süreçlere gark olmasını beklemek mi ? bir insana kendinizi sevdirmek istemeniz mi önemli ? yoksa karşınızdakinin sizi sevmesini beklemek mi ? eğer bir insana kendinizi sevdirirseniz, yapmacıklıktan öteye gidemezsiniz. çünkü asıl sizi tanımamıştır. sevilecek taraflarınızı göstermişsinizdir. sizi bütünüyle görememiştir. peki sizi bütünüyle görememesi sizin kötü biri olduğunuza mı işarettir, yoksa tamamen sizin hatanız mıdır ? insanların sizi sevmesi için izin vermeniz gerekir. ve bu sürecin doğal yollardan ilerlediğinden emin olmanız gerekir. karşılık mı önemli ? yoksa karşılıksızlık mı ? bence ikisinin de önemi yok. bir şey sizin böbreküstü bezleri nizi aktive ediyor ise salt bir ilgi söz konusu değildir. dış etkenlerin sebebiyet verdiği atraksiyonların başlangıcıdır. salgılanan hormonlar ota, boka güzel bakmanızı sağlıyorsa, ki bu sizin art niyet göstermeyen durumunuzdur, doğru yoldasınız demektir. sevgi diğer önemli parametre.
- sevgi ............(6)
bahsini geçirdiğim bu 6(altı) parametre; vicdan, ahlâk, saygı, sevgi, hoşgörü ve oburluk insanın yaşamını optimal hale getirmesi için ayar yapması gereken parametrelerdir. şimdi oturup size eksponansiyel algoritma çözümlemesi yapmayacağım. herkes kendini çok iyi tanır ve bilir. kendinize baktığınızda ve bir de bu parametrelere baktığınızda neler görüyorsunuz, merak edersiniz... sıraladığım bu parametreler belli bir anlam üzerine sıralanmıştır. herkes için öncelik sırası değişecektir elbetteki. haddinden fazla seven insana, anasından emdiği süt itinayla burnundan getirilir. hoşgörüsü sıkıcı ve irite edici bir hale gelen insan için, umursanmama, önemsenmeme gibi tepkiler olasıdır. ama şahsi kanaatim vicdanı yerine oturmamış ve çekirdekte olmayan bir insanın yörüngeden çıkmasını dalton atom modeli bile onaylayacaktır.
hepsi için sıralama şekli insandan insana değişir ama sonuçta hepsi hayatı daha efektif kullanmak yolunda olumlu kapılar açar. açık veren bir insanın hayatını osman altuğ hocama emanet etmek elbette bir çözüm olabilir ama sorunun dibine girip size bir doz kerim erim önerirken, sizi aslında sorunu kökten çözmeye iletiyorum. modifikasyon lar, belli taşları yerinden oynatmayacaksa sadece makyajdır. kafanız attığında s.ktir edersiniz, dönersiniz başa.
insan mutlu olmayı ister ama, nasıl mutlu olunur bilmez. rahatı kendisine batırır ama battığı yerden çıkartmayı bilmez. sevilmek ister ama sevmeyi bilmez. ahlâksızlıktan dem vurur ama etik oluşumunu bilmez. benim tezim, insanların hayatını daha iyi idame ettirmesi için denklemini yanlış kurduğu yönünde. oturup saatlerce hesaplama yapmasına gerek yok. az gözlem sorunun büyük kısmını çözecektir. mutlu olan insanları incelemek, mutluluğu sevgi denklem elemanını ne kadar şiddette kullanacağı konusunu da doğru karar vererek yakalayabilir.
her şeyi bilmek zaten imkânsız iken, herkesin kendi 1. dereceden denklemini kurabilmesi su götürmez bir gerçektir. yükselen hayat standardı denklemi kendiliğinden 2. ve 3. derecelere taşır. artan dereceler artan sorunlar, problemler demektir. bulunduğu standart ve koşullarda optimize yaşamak tarifi mümkün olan konforu sağlayacaktır. eşşeğe binmeden atı tasavvur etmek hiçbir şeyin doğru ilerlemeyeceğini işaret eder.
tüm parametreler kişisel argümanlarla yoğurulup, öncelikle pilot çalışılıp daha sonra ölçek büyütmeye gidilirse, ki herkes kendi dünyasını sınırlarını üç aşağı beş yukarı bilir, sonuç alınmasa da en azından denenmiş olur. neleri deniyoruz, denemediklerimiz içimizi gıcıklatmıyor mu, hiç mi çocuk olmadınız yahu ?
özellikle din konusuna girmedim. çünkü dinlerin her türlüsünü yaşayan insan, dinin getirdiği parametrelere sahip olacaktır. o parametreleri de zaten saydık.
13 Aralık 2009 Pazar
ERDAL EREN- hayatın karmaşası arasında bu çocukları unutmadım tabi ki!
Yıldırım Türker'in fi tarihli yazısı:
bu yazıyı 12 eylül dönemine tanık olmaya yaşı yetmeyenler okusun isterim. genç arkadaşlarıma anlatmak istediklerim var.
bugün, lanetli bir yıldönümü. mutsuzluğumuzun uzun hikâyesine buradan başlayabiliriz.
daha önce de mutlu değildik. ama hevesimiz vardı. mutluluktan çok hevese yazılırdık zaten. şimdiki kadar sakar, şimdiki kadar umutluyduk. ama o zamanlar umut diyegeldiğimiz, neredeyse bütün insanlığı kucaklayan bir rüyaydı. güzeldi. aşka benzer bir yanı vardı. dünyanın tanımı farklıydı
o zamanlar. henüz koparılıp alınmamıştı bizden. sanki dünya elimizin altındaydı da biz onu okşadıkça yepyeni bir dünya dönecekti aşkımızdan. o zamanlar kimse kimseyi romantik olmakla suçlamazdı. sizin kadar genç, sizin kadar uyanıktık. ne sizden az, ne sizden fazlaydık. sadece sanki daha sık bakardık birbirimizin gözlerine. bir de sanki şimdi sizin sıkıldığınız kadar sıkılmazdık. dünyayla aşık dalaşına girmiştik ya.
şimdi neredeyse bir şakaymış gibi anılıyor ana-babalarının yaşadığı o korkunç dönem.
bir sabah, şimdi marmaris'te yaşayan, yener süsoy'un 'alaşehirli afacan' dediği, büyük medyamızın sevimli bir dede olarak yansıttığı kenan evren'in nefret dolu gevrek sesini duyduktan sonra kuruldu sizi okşamayı bilmeyen bu dünya. şimdi mütekait paşa, "artık 12 eylül 1980'i unutmalıyız" diyor ya, siz unutuşun gölgesine doğdunuz zaten. ana-babalarınızın, büyüklerinizin işkencecileri, katilleri yargılanmadığı gibi kendilerine yönelik saygıda kusur edenler hâlâ hedefte. cunta paşası 25 yıl sonra çıkıp "unutulacaaaak! unut!" komutu verebiliyor. belki de dünyadaki meslektaşlarının başına gelenler onu kaygılandırmaya başladı.
gökçe fidan
bu lanetli yıldönümünde 12 eylül'ün ilk kurbanlarından birini, "gökçe fidan"ı, erdal eren'i analım istiyorum.
erdal, siyasi inançları kuvvetli bir lise öğrencisidir. odtü'lü sinan sümer, duvarlara slogan yazarken dönemin mhp'li bakanı cengiz gökçek'in koruması tarafından vurularak öldürülür. 2 şubat 1980 günü, ölümünü protesto etmek için toplanan 2 bin kişi arasında erdal da vardır. gösterinin sonuna doğru silahlı bir inzibat timiyle göstericiler arasında çıkan çatışmada bir inzibat askeri vurularak ölür. yakalanan erdal'ın yanında silah olduğu için cinayet onun üstüne kalır. oysa otopsi raporunda da askerin erdal'ın bulunduğu tarafa koşarken sırtından vurulduğu belirlenmiştir. ankara merkez komutanlığı'na götürülen erdal şiddetli işkenceden geçirilir. daha sonra, orada gördüklerimi emniyet'te bile görmedim" diyecektir. sonra mamak askeri hapishanesi'nde
bir hücreye konulur. idamla yargılanmaktadır. mamak, vahşetin üslerindendir. kullanılan işkence yöntemlerinin yaratıcılığı insanı derinden sarsar. erdal, duruşmada, "benim hakkımda peşin bir yargılama yapıldığı son derece açıktır. nitekim benimle ilgili olayın ertesinde genelkurmay başkanı'nın 'çoktandır idam olmuyor, bazı kişilerin idam edilmesi gerek' şeklinde demeç vermesi benimle ilgili idam kararıdır. ve size de bu konuda ulaştırılan emirlerin açıkça dışa vurulmasıdır" der.
söz konusu genelkurmay başkanı, kenan evren'dir. bir gazeteciyle yaptığı söyleşide, "parlamentodan şimdiye kadar bir tek idam çıkmadı ki.. davalar yavaş gidiyor, görevliler korkuyor, parlamento gecikiyor" demiştir.
askeri erdal'ın öldürdüğü iddiası çok zayıftır, deliller yetersizdir. en önemlisi, erdal, suç işlendiği tarihte henüz 17 yaşındadır. erdal doğduğunda babası 1962 yılının mart ayında doğmuş olan oğlunu okula erken gidebilmesi için 6 ay büyük yazdırmış. nereden bilsin, olacakları.
yargıtay 3. dairesi idam kararını 'yeterli delil olmadığı' gerekçesiyle iki kere üst üste bozar. sonunda 20 kasım günü toplanan askeri yargıtay genel kurulu, 3. daire'nin ısrar kararını kaldırarak sıkıyönetim mahkemesi'nin erdal'ın idamına ilişkin kararını onar. bir tatbikat sırasında kendisine erdal'ın idamı hakkında soru sorulduğunda kenan evren, şanlı tarihimize yazılan o ünlü cümleyi sarf edecektir: "asmayalım da besleyelim mi?" 12 eylül'ün ruhunu daha iyi açıklayan bir cümle bulamazsınız.
mahkeme erdal'ı öldürülecek kadar yetişkin bulmuştur bir kere. erdal'ın dış görünümü ve tahsil durumuna bakarak yaş durumunun tespitine ilişkin talebi reddeder.
erdal'ın duruşmalarda kendisine işkence yapıldığını belirtmesi de mahkeme başkanı tarafından "bunların dava ile ilgisi yoktur" sözleriyle karşılanır.
şimdi bize sanki biraz yorgun, biraz küs ama hülyalı gözlerle siyah-beyaz fotoğraflardan bakan çocuk kısacık ömrünün son günlerini zulüm altında ruhunu karartmamaya çalışarak geçirdi. bir gün onu almaya geldiler. ceketini giyerken bir asker yardım etmek istedi. erdal, 'kendim giyerim' dedi. kelepçe vurulmasını istemedi sadece. son isteğini sordular. sigara, dedi. ailesine yazmış olduğu mektupları iç çamaşırının içinden çıkardı: "cezaevinde yapılan (neler olduğunu ayrıntılı bir biçimde öğrenirsiniz sanırım) insanlık dışı zulüm altında inletildik. o kadar aşağılık, o kadar canice şeyler gördüm ki, bugünlerde yaşamak bir işkence haline geldi. işte bu durumda ölüm korkulacak bir şey değil, şiddetle arzulanan bir olay, bir kurtuluş haline geldi. böyle bir durumda insanın intihar ederek yaşamına son vermesi işten bile değildir. ancak ben bu durumda irademi kullanarak ne pahasına olursa olsun yaşamımı sürdürdüm. hem de ileride bir gün öldürüleceğimi bile bile" diyordu. kız kardeşine, "seni biraz kızdırdığımı yazıyorsun. fena mı? havalar iyice soğudu ama kızarsan üşümezsin. ben burada üşüyünce (kızamadığım için) 'koşar adım' 'marş marş' eğitim yapıyorum" yazıyordu. babasına, "mektubunda bu acıya dayanamayacağını söylüyorsun. ben nice dayanılmayacak acılara dayanıldığına tanık oldum. kaldı ki sen güçlü bir insansın. kendini kapıp koyvermediğin sürece ve biraz da benim bakış açımla bakmaya çalışırsan böyle bir şey olmaz inancındayım" yazmıştı son mektubunda. babası, dayanamadı. oğlunun ince narin boynuna ilmeğin geçirilişinden sonra bir yıl içinde öldü. anası erdal'ı hâlâ rüyalarında 17 yaşındaki haliyle görüyor.
zamanının geldiğine karar verildikçe yapılan kimi anketlerde ordumuz milletin en güvendiği kurum çıkar. şimdiye dek mutlaka farkına varmışsınızdır. dilimizi gerçekten öğrenmek için her sözcüğün sırtında nasıl bir yükü olduğunu anlayacak kadar yaşamak gerek. en güvenilir demek, en korkulur anlamına geliyor. maalesef henüz güven konağımızı korkudan uzak yere inşa edebilmiş değiliz. bu görev de size düşüyor. hayatımızın duvarlarını yıkabilmek için korkularımızla değil, vicdanımızla bakabilmeyi öğrenmeliyiz. belki 12 eylül'den geçmiş olanların ömrü vefa etmez bu cuntanın ve işbirlikçilerinin yargılandığını görmeye. ama siz de unutmayın. unutturmayın. suskunluk ve bunaklık üstüne kurulacak bir barışın sahte olduğunu bir an olsun aklınızdan çıkarmayın. unutmayalım. erdal, bize bakıyor hâlâ.
http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=163885
bu yazıyı 12 eylül dönemine tanık olmaya yaşı yetmeyenler okusun isterim. genç arkadaşlarıma anlatmak istediklerim var.
bugün, lanetli bir yıldönümü. mutsuzluğumuzun uzun hikâyesine buradan başlayabiliriz.
daha önce de mutlu değildik. ama hevesimiz vardı. mutluluktan çok hevese yazılırdık zaten. şimdiki kadar sakar, şimdiki kadar umutluyduk. ama o zamanlar umut diyegeldiğimiz, neredeyse bütün insanlığı kucaklayan bir rüyaydı. güzeldi. aşka benzer bir yanı vardı. dünyanın tanımı farklıydı
o zamanlar. henüz koparılıp alınmamıştı bizden. sanki dünya elimizin altındaydı da biz onu okşadıkça yepyeni bir dünya dönecekti aşkımızdan. o zamanlar kimse kimseyi romantik olmakla suçlamazdı. sizin kadar genç, sizin kadar uyanıktık. ne sizden az, ne sizden fazlaydık. sadece sanki daha sık bakardık birbirimizin gözlerine. bir de sanki şimdi sizin sıkıldığınız kadar sıkılmazdık. dünyayla aşık dalaşına girmiştik ya.
şimdi neredeyse bir şakaymış gibi anılıyor ana-babalarının yaşadığı o korkunç dönem.
bir sabah, şimdi marmaris'te yaşayan, yener süsoy'un 'alaşehirli afacan' dediği, büyük medyamızın sevimli bir dede olarak yansıttığı kenan evren'in nefret dolu gevrek sesini duyduktan sonra kuruldu sizi okşamayı bilmeyen bu dünya. şimdi mütekait paşa, "artık 12 eylül 1980'i unutmalıyız" diyor ya, siz unutuşun gölgesine doğdunuz zaten. ana-babalarınızın, büyüklerinizin işkencecileri, katilleri yargılanmadığı gibi kendilerine yönelik saygıda kusur edenler hâlâ hedefte. cunta paşası 25 yıl sonra çıkıp "unutulacaaaak! unut!" komutu verebiliyor. belki de dünyadaki meslektaşlarının başına gelenler onu kaygılandırmaya başladı.
gökçe fidan
bu lanetli yıldönümünde 12 eylül'ün ilk kurbanlarından birini, "gökçe fidan"ı, erdal eren'i analım istiyorum.
erdal, siyasi inançları kuvvetli bir lise öğrencisidir. odtü'lü sinan sümer, duvarlara slogan yazarken dönemin mhp'li bakanı cengiz gökçek'in koruması tarafından vurularak öldürülür. 2 şubat 1980 günü, ölümünü protesto etmek için toplanan 2 bin kişi arasında erdal da vardır. gösterinin sonuna doğru silahlı bir inzibat timiyle göstericiler arasında çıkan çatışmada bir inzibat askeri vurularak ölür. yakalanan erdal'ın yanında silah olduğu için cinayet onun üstüne kalır. oysa otopsi raporunda da askerin erdal'ın bulunduğu tarafa koşarken sırtından vurulduğu belirlenmiştir. ankara merkez komutanlığı'na götürülen erdal şiddetli işkenceden geçirilir. daha sonra, orada gördüklerimi emniyet'te bile görmedim" diyecektir. sonra mamak askeri hapishanesi'nde
bir hücreye konulur. idamla yargılanmaktadır. mamak, vahşetin üslerindendir. kullanılan işkence yöntemlerinin yaratıcılığı insanı derinden sarsar. erdal, duruşmada, "benim hakkımda peşin bir yargılama yapıldığı son derece açıktır. nitekim benimle ilgili olayın ertesinde genelkurmay başkanı'nın 'çoktandır idam olmuyor, bazı kişilerin idam edilmesi gerek' şeklinde demeç vermesi benimle ilgili idam kararıdır. ve size de bu konuda ulaştırılan emirlerin açıkça dışa vurulmasıdır" der.
söz konusu genelkurmay başkanı, kenan evren'dir. bir gazeteciyle yaptığı söyleşide, "parlamentodan şimdiye kadar bir tek idam çıkmadı ki.. davalar yavaş gidiyor, görevliler korkuyor, parlamento gecikiyor" demiştir.
askeri erdal'ın öldürdüğü iddiası çok zayıftır, deliller yetersizdir. en önemlisi, erdal, suç işlendiği tarihte henüz 17 yaşındadır. erdal doğduğunda babası 1962 yılının mart ayında doğmuş olan oğlunu okula erken gidebilmesi için 6 ay büyük yazdırmış. nereden bilsin, olacakları.
yargıtay 3. dairesi idam kararını 'yeterli delil olmadığı' gerekçesiyle iki kere üst üste bozar. sonunda 20 kasım günü toplanan askeri yargıtay genel kurulu, 3. daire'nin ısrar kararını kaldırarak sıkıyönetim mahkemesi'nin erdal'ın idamına ilişkin kararını onar. bir tatbikat sırasında kendisine erdal'ın idamı hakkında soru sorulduğunda kenan evren, şanlı tarihimize yazılan o ünlü cümleyi sarf edecektir: "asmayalım da besleyelim mi?" 12 eylül'ün ruhunu daha iyi açıklayan bir cümle bulamazsınız.
mahkeme erdal'ı öldürülecek kadar yetişkin bulmuştur bir kere. erdal'ın dış görünümü ve tahsil durumuna bakarak yaş durumunun tespitine ilişkin talebi reddeder.
erdal'ın duruşmalarda kendisine işkence yapıldığını belirtmesi de mahkeme başkanı tarafından "bunların dava ile ilgisi yoktur" sözleriyle karşılanır.
şimdi bize sanki biraz yorgun, biraz küs ama hülyalı gözlerle siyah-beyaz fotoğraflardan bakan çocuk kısacık ömrünün son günlerini zulüm altında ruhunu karartmamaya çalışarak geçirdi. bir gün onu almaya geldiler. ceketini giyerken bir asker yardım etmek istedi. erdal, 'kendim giyerim' dedi. kelepçe vurulmasını istemedi sadece. son isteğini sordular. sigara, dedi. ailesine yazmış olduğu mektupları iç çamaşırının içinden çıkardı: "cezaevinde yapılan (neler olduğunu ayrıntılı bir biçimde öğrenirsiniz sanırım) insanlık dışı zulüm altında inletildik. o kadar aşağılık, o kadar canice şeyler gördüm ki, bugünlerde yaşamak bir işkence haline geldi. işte bu durumda ölüm korkulacak bir şey değil, şiddetle arzulanan bir olay, bir kurtuluş haline geldi. böyle bir durumda insanın intihar ederek yaşamına son vermesi işten bile değildir. ancak ben bu durumda irademi kullanarak ne pahasına olursa olsun yaşamımı sürdürdüm. hem de ileride bir gün öldürüleceğimi bile bile" diyordu. kız kardeşine, "seni biraz kızdırdığımı yazıyorsun. fena mı? havalar iyice soğudu ama kızarsan üşümezsin. ben burada üşüyünce (kızamadığım için) 'koşar adım' 'marş marş' eğitim yapıyorum" yazıyordu. babasına, "mektubunda bu acıya dayanamayacağını söylüyorsun. ben nice dayanılmayacak acılara dayanıldığına tanık oldum. kaldı ki sen güçlü bir insansın. kendini kapıp koyvermediğin sürece ve biraz da benim bakış açımla bakmaya çalışırsan böyle bir şey olmaz inancındayım" yazmıştı son mektubunda. babası, dayanamadı. oğlunun ince narin boynuna ilmeğin geçirilişinden sonra bir yıl içinde öldü. anası erdal'ı hâlâ rüyalarında 17 yaşındaki haliyle görüyor.
zamanının geldiğine karar verildikçe yapılan kimi anketlerde ordumuz milletin en güvendiği kurum çıkar. şimdiye dek mutlaka farkına varmışsınızdır. dilimizi gerçekten öğrenmek için her sözcüğün sırtında nasıl bir yükü olduğunu anlayacak kadar yaşamak gerek. en güvenilir demek, en korkulur anlamına geliyor. maalesef henüz güven konağımızı korkudan uzak yere inşa edebilmiş değiliz. bu görev de size düşüyor. hayatımızın duvarlarını yıkabilmek için korkularımızla değil, vicdanımızla bakabilmeyi öğrenmeliyiz. belki 12 eylül'den geçmiş olanların ömrü vefa etmez bu cuntanın ve işbirlikçilerinin yargılandığını görmeye. ama siz de unutmayın. unutturmayın. suskunluk ve bunaklık üstüne kurulacak bir barışın sahte olduğunu bir an olsun aklınızdan çıkarmayın. unutmayalım. erdal, bize bakıyor hâlâ.
http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=163885
!!!!!!!!!!!!
bence bu bir gerizakalılık hali, hastalık durumu benim açımdan...
ulan sen hastayken bile gün saymaya devam edersin, sırf sana emredildiği için ilk günkü gibi gitmemeye söz vermişsindir kendi kendine.Sonra biri çıkar gelir der ki sadece hastayken kıymetlisin ve bişiler isteyebilirsin.Bunu duyan adam ne istesin ne desin.Dediğine de kırılmayacaksın arkadaş.Çok değerli olduğumu söyleyenler bunun için fiili durumlarda bulunsunlar bi zahmet o zaman.Bunu yapınca da hayvanlar gibi"evet o da istiyor" moduna girmeyeceğiz korkmasınlar...zoruma giden ne biliyo musun günlük? ben hala birilerini bazı şeylere ikna etmeye çalışıyorum ve ikna etmeye çalıştıklarımın ne kadar umrunda umursamıyorum bile....Korkmayın ilk günkü gibi gelmeyeceğim, ne söylendiyse yaptı bu çocuk, KORKMAYIN!!!!
ulan sen hastayken bile gün saymaya devam edersin, sırf sana emredildiği için ilk günkü gibi gitmemeye söz vermişsindir kendi kendine.Sonra biri çıkar gelir der ki sadece hastayken kıymetlisin ve bişiler isteyebilirsin.Bunu duyan adam ne istesin ne desin.Dediğine de kırılmayacaksın arkadaş.Çok değerli olduğumu söyleyenler bunun için fiili durumlarda bulunsunlar bi zahmet o zaman.Bunu yapınca da hayvanlar gibi"evet o da istiyor" moduna girmeyeceğiz korkmasınlar...zoruma giden ne biliyo musun günlük? ben hala birilerini bazı şeylere ikna etmeye çalışıyorum ve ikna etmeye çalıştıklarımın ne kadar umrunda umursamıyorum bile....Korkmayın ilk günkü gibi gelmeyeceğim, ne söylendiyse yaptı bu çocuk, KORKMAYIN!!!!
10 Aralık 2009 Perşembe
aşk = f(karanlık)
eprimiş bir metafordan hareketle: ışık aydınlatır; ışık aydınlanmamızı, bilmemizi sağlar, çünkü karanlığın sakladığı şeyi, bilinmeyeni gösterir, görünür kılar.
ayın karanlık yüzü.
"bir ilişki nasıl olmalıdır – birinci manifesto", madde 8: herkesin kendine ait bir karanlığı olması gerektiği, tartışılmaz bir gerçektir.
herkesin kendine ait bir karanlığı zaten vardır. bunun da ötesinde, kişinin bazı yönlerinin karanlıkta kalması iyi bir şeydir – aydınlık, bilindiği gibi, ancak karanlığın var olmasıyla mümkündür. aşk, kişinin karanlık üzerinde sınırlı da olsa denetimi olduğunu varsayar, gizli olanın seçici bir yaklaşımla öteki'ne sunulmasını içerir – bu sunum süreci yakınlaşmayı, öteki'nin giderek bir'in parçası haline gelmesini, bir'leşmeyi sağlar.
aşk, paradoksal bir fonksiyon olarak düşünülebilir, karanlık bağlamında iki ters dürtüyü içermesi nedeniyle. bunlardan birisi, kişiyi kendi hakkında olabildiğince çok şey anlatmaya (bilgi aktarmaya), kendini daha, daha çok paylaşmaya, öteki'ni iyice içine almaya, kendi karanlığını azaltmaya yöneltir. bu dürtü varlığını kısmen, yaşamın, ne kadar çok şey ortaya konursa o kadar zenginleşmesine borçludur; bu anlamda, bir ilişki emperyalizminden söz edilebilir belki: büyümek, birlikte büyümek önemlidir. diğer dürtüyse, bazı şeylerin karanlıkta kalmasında diretir. bu direnç, bir yanıyla bir'leşme sürecinde tek olarak, farklı, ayrı, müstakil ve biçimli bir birim olarak kalmak, kimliğini korumak istemenin ürünüdür; bir yanıyla da, karanlığın içeriği kişiye/kültüre göre değişse de, kategorik olarak, kişinin, kendisini görülmek/olmak istediğinden farklı gösteren/olduran şeyleri saklı tutmak; görülen/gösterilen bağlamında tanımlanacak varoluşunu, bu tanım üzerinde belirleyicilik konumunu koruyarak, yani neyin karanlıkta kalacağını kendisi belirleyerek, yaratmak istemesinden kaynaklanır.
karanlığı azaltmanın pek çok yolu vardır ve sözlü iletişim bunlardan yalnızca biridir. birlikte var olmanın her türü, aynı işlevi fazlasıyla görür. "içine almak" deyiminin taşıdığı cinsel yananlam, bu konuya kesinlikle dahildir – "bilmek" fiili, kutsal kitap'taki anlamıyla önemli bir boyut kazanır.
karanlık, siz azaltmasanız da, sizden bağımsız olarak azalır bazen: gösterdiklerinizin yanısıra, pek çok şey de görülür çünkü, bakmakta olan öteki tarafından.
"manifesto", madde 29: dil, iletişim kurmak için başvurulacak son araçlardan biri olmalıdır. bir çelişki gibi görünse de, konuşmak şarttır. bu, koklaşmanın ve telepatinin önemini hiçbir şekilde yadsımaz.
bir itiraz: "kimlik" denen şeyin sınırları ve şekli, çevrenin oluşturucu/tanımlayıcı etkisinden bağımsız olarak var olamaz – her kişi, ancak bağlam içerisinde kimlik ve kişilik sahibidir, bağlamdan bağlama değişmeden geçen tek bir kimlik yoktur, çeşitli yönleri bu yüzden çelişebilir. dolayısıyla "kimliğini korumak" bir yanlış-sorunsala işaret ediyor olabilir mi: devinen bir ilişki, bireylerin ilişkiye getirdikleri kimliklerini ilk andan itibaren –ve büyük olasılıkla daha önce– yoğurmaya başlayacağına göre? bir başka metafora sığınıyorum: okyanus, kıyı şeridini sürekli değiştirir; bu, difransiyel bir zaman süresince belirli bir kıyı şeridinin tanımlanabilir olmasını etkilemez ama; haritacılık pratiğini de ortadan kaldırmaz, kıyı uzunluğunun tam olarak hesaplanmasını epeyce zorlaştırsa da. yani sürekli ve saptaması güç bir şekilde değişiyor olsa da kimlikten söz edilebilir ve –konuya dönecek olursak– kişinin dalgakıranlar yapmak suretiyle kendisini korumaya yönelebileceği düşünülebilir.
karanlığın boyutları ve içeriği tümüyle kişiseldir: önemi, çoğu zaman, kişi bu önemi atfettiği için vardır – varlığının gereği de budur zaten: başkalarının umarsamayacağı şeyleri7 karanlık kılmak, kitlenin gözünden saklamak, yalnızca karanlık olduğu için değerli olan bilgiyi, ayrıcalıklı öteki'nin bilmesine izin vermek.
dolaşım değeri olmayan bilgiyi genel dolaşımdan sakınarak bireysel çapta bir "sanki-yoksunluk" yaratmak (elbette genel dolaşım, farenin dağa küsmesiyle ilgilenmeyecektir) ve böylece değerlenen bilgiyi, ikili dolaşım bağlamına sokarak öteki'ne vermek: öteki'ne değer vermek.
bilgiyi bir değişim nesnesi olarak kullanınca, deneyimsel bilginin buradaki yeri konusunda bazı soruların ortaya çıkması kaçınılmaz: örnek: erkeğin sevgilisine bir konuşma sırasında, penisinin sağa eğik olduğunu söylemesiyle, diyelim ki bir sevişme sırasında penisini görünür kılması arasında nasıl bir fark var? geleneğin sesi kuşkuya yer bırakmıyor: yaşanmamış bilgi kurudur, deneyim kitaba üstündür. kibritle oynarsa elinin yanacağını çocuğa öğretmenin en iyi yolu bunu ona söylemek değil, söyledikten sonra oynamasına ve elini yakmasına izin vermektir. bilginin doğruluk derecesi değildir burada söz konusu olan – daha çok bilginin içleştirilmesi açısından nitel bir farklılık öngörülür. öte yandan bakmak da her zaman görmek demek değildir, ayrıca görülecek tek bir şey yoktur: penisin karanlıktan çıkması, eğikliğinin farkına varılmasını garantilemez. "kitabi" bilgi için de aynı şey geçerlidir: sözcükler ve metinler, her okuyucu için aynı anlamı taşımaz/kurmaz.
"önemli saydığın düşüncelerini, duygularını, yazılı olarak iletirdin sevgililerine, ayrıntılı, iyice düşünülmüş ve sözcüklere özenilmiş mektuplar yazardın – insanların neleri atlayıp nelere takıldığını gördükçe, derdini bir türlü anlatamadığını ve kimi zaman tümüyle ters yönde anlaşıldığını fark ettikçe, bu mektup işinden soğudun; konuşulan söze oldum olası güvenmezdin, ketumluk suçlamaları ayyuka çıktı."
paris'te son tango: adam, kadın ve kendisi için soyutlanmış, yalıtılmış bir evren kurar – buraya isimler ve dışarıdaki yaşamın sözcükleri girmeyecektir; ilişki kendisini dışarısı yokmuş gibi, bakir sözcükler ve deneyimlerle kuracaktır, sıfırdan. ilişki yalnızca burada var olacaktır. adam kadına sodomi yoluyla tecavüz edecek, kadının adamın kıçına parmaklarını sokmasına –tırnaklarını kestikten sonra– izin verilecektir, kadınsa pikabın adamı çarpmasını sağlayacak ve zevkle izleyecektir. filmin sonunda bir kırılma yaşanır: ilişki –bu noktada kesif bir tür aşk olduğu anlaşılan ilişki– dışarıya taşar ve o anda, kamu alanına ait bilgi evrenine girilir, meslek, paris'te bulunma nedeni, özgeçmiş vs. açıklanır. kamunun sahip olduğu/olabileceği bilginin kamu alanında paylaşılmasının uç noktasında: bir otelin balo salonundaki bir tango yarışmasında, tangonun çağrıştırdığı mahrem erotizmin travestisi okunur yarışmacıların sahte danslarında, bu travestiye karşıt olarak adam ve kadının dansı komik, aptalca ama hakikidir, adam yaşlı jüri üyesine kıçını göstererek bu sahtelikle alay ettiğini gösterir – intiharına az kalmıştır. "gerçek" aşk, ancak bu tür bir yalıtımla mümkün olabilir – kamunun sözcükleri, kamunun bilgisi yalnızca çürütür.
mahrem, kamunun baskısı altında uzun süre yaşayamaz.
herkes hakkında herşeyin bilindiği bir ortamda aşk olanaksız olurdu – birbirlerine eş uzaklıktaki bireyler yakınlaşamazdı. kendi karanlığı olan bireylerin, aşkları etrafında bir karanlık yaratmaları da aynı paradoksal fonksiyona bağlı olarak gerçekleşir: bir yandan bu aşkın herkes tarafından bilinmesi, bütün dünyanın gözlerinin önüne serilmesi dürtüsü vardır, öte yandan da dünyanın bakışlarından uzak olma, başbaşa kalma, ilişkinin kendisine dair ürettiği bilgiyi kıskançlıkla kamudan saklama dürtüsü.
aşk bağlamında ortaya çıkan utangaçlık, bu paradoksun iyice belirginleştiği durumlardan biridir: gösterme–saklama çelişkisi.
aşkı besleyen en önemli etkenlerden biri güvendir: kişinin karanlığının, öteki tarafından ihlal edilmeyeceğine duyulan güven. bu da saygıdan doğar: gösterilmesi gerektiğine inanılan ya da gösterilmesi istenen şeyleri gösterilmeden görmeye çalışmayacak kadar saygı duymak öteki'nin karanlığına.
izin gerektirecek görme çabalarının nesnesi, kişi için bile fazla önem taşımayan bir bilgi olabilir, ya da ihlalcinin beklediğinden çok daha önemsiz, sıradan bir bilgi olduğu ortaya çıkabilir: tuza dönüştürülmeyi gerektiren suç işlenmiştir yine de. bazı haklar, ancak verildiğinde alınırlar, bazı haklarsa, verildiğinde bile alınmamalıdır.
izinsiz keşfedilen bilgi, çok temel bir öneme sahip olabilir öte yandan: aşkın, ilişkinin doğasını ve yapısını, öteki'nin varoluşunu bambaşka bir ışıkla aydınlatabilir, bu ışık hiç de hoş şeyler göstermeyebilir. keşfeden, görmemesi gereken bir şeyi görmüştür yine, ama bu kez, saklanmış olanı, görmeye hakkı olduğunu düşündüğünü keşfetmiş olmak, bir anlamda aldatılmış olduğunu öğrenmek, ona ahlaksal bir üstünlük duygusu verir: evet, saygısızlık ettim, ama sonuca bakalım.
karanlığın karanlık yüzü demek ki: yalan ve dürüstlük. bu konuda tekil örneklerden bağımsız, kategorik önermeler oluşturmak çok kolay değil; her türlü yalan insanlık onurunun aşağılanmasıdır ve dolayısıyla her koşul altında doğruyu söylemek en büyük önceliktir, pasif/aktif yalan, beyaz/kara yalan gibi ayrımlar, yalan söyleyenin kendisini daha iyi hissedebilmesine yönelik sahtekârlıklardır, türünden toptan bir dayatıyı fazla indirgemeci buluyorum, bir yanımla takdir etsem de. aşkı besleyen en önemli etkenlerden biri güvendir, demiştim: öteki'nin bilerek aldatmayacağına, kandırmayacağına, saklamayacağına, karanlıkta kalmaması gereken şeyleri karanlıkta bırakmayacağına duyulan güven. ancak bu güvenin hak edilmesi, edildiğinin gösterilmesi gerekebilir belki: bu dürüstlüğü herkes kaldıramıyor. yine de pragmatik, yararcı, cynic ve son tahlilde kendine yontucu bir baskıyı olumluyor değilim – aşkı tehlikeye düşürmemek adına, söylenmesi gerekeni saklamanın getirdiği ahlaksal yükün sırtlanılması gerekeceğini savunmuyorum: öldürmezse, daha güçlü kılacaktır.
herşeyin söylenmesi/gösterilmesi gerekmez, bazı şeyleri söylemek/göstermekse şarttır: ilişkinin temelini ilgilendiren bilgiler, aşkın doğası, geçirdiği değişimler, başka aşklar, yaşamla ilgili uzun vadeli –dolayısıyla öteki'nin uzun vadesiyle çakışabilecek– planlara dair bilgiler, süreğen bir şekilde veri olmak durumundaki şeylerden bazılarıdır.
ne kadar zaman sonra, söylenen, dürüst olma sınırını aşıp gerçeği bunca zaman saklamış olma bölgesine geçer? kişisel yargı alanında kalan bir karar bu sanırım – kıstasın açıklanması ve tutarlı olunması dışında, herkesin kendi kuralını getirmesinde –en azından burada– itiraz edilecek bir şey yok.
kendini paylaşmanın aşkı büyütmesi, başka bir yoldan daha gerçekleşir: yumuşak karnını öteki'ne gösteren kişi, yaralanmayı göze alıyor demektir – bu savunmasızlık kötüye kullanılmadığında, öteki'nin yumuşak karnıyla karşılandığında, ciddi bir köprüdür kurulan.
"manifesto", madde 13: her insanın duvarları vardır. her duvarın gedikleri vardır. ilişkide dürüstlük, insanların birbirlerine verdiği ve bu gedikleri gösteren haritaların doğruluk derecesiyle orantılıdır. orantı sabiti 1.7'dir.
madde 14: duvarlara işemeyiniz.
ancak karanlığı paylaşma ediminin bir pozitivist harekat olarak gerçekleştirilemeyeceği, süreç içinde ve kendiliğinden ortaya çıkmasının şart olduğu açık sanırım: size sevgimin bir nişanesi olarak, hakkımdaki en "intim" bilgileri içeren bu disketi ve çiçekleri kabul edin lütfen.
aşk, insanların genel anlamda büyümesini, derinleşmesini sağlıyor, homojen bir duyuşsuzlukla örülü şu uzay-zaman aralığında can'a varlığını hissettiriyor: değerli. gelişen kişilerin karanlıkları da gelişiyor, değişiyor, deviniyor: paylaşılacak/ saklanacak yeni şeyler çıkıyor hep, kişinin karanlığını tümüyle yok etmek sanıldığından da zor. iyi bir şey bu: her aşk, keşfetme ve öğrenme heyecanını yaşatabildiği ölçüde ve sürece yaşıyor.
ayın karanlık yüzü.
"bir ilişki nasıl olmalıdır – birinci manifesto", madde 8: herkesin kendine ait bir karanlığı olması gerektiği, tartışılmaz bir gerçektir.
herkesin kendine ait bir karanlığı zaten vardır. bunun da ötesinde, kişinin bazı yönlerinin karanlıkta kalması iyi bir şeydir – aydınlık, bilindiği gibi, ancak karanlığın var olmasıyla mümkündür. aşk, kişinin karanlık üzerinde sınırlı da olsa denetimi olduğunu varsayar, gizli olanın seçici bir yaklaşımla öteki'ne sunulmasını içerir – bu sunum süreci yakınlaşmayı, öteki'nin giderek bir'in parçası haline gelmesini, bir'leşmeyi sağlar.
aşk, paradoksal bir fonksiyon olarak düşünülebilir, karanlık bağlamında iki ters dürtüyü içermesi nedeniyle. bunlardan birisi, kişiyi kendi hakkında olabildiğince çok şey anlatmaya (bilgi aktarmaya), kendini daha, daha çok paylaşmaya, öteki'ni iyice içine almaya, kendi karanlığını azaltmaya yöneltir. bu dürtü varlığını kısmen, yaşamın, ne kadar çok şey ortaya konursa o kadar zenginleşmesine borçludur; bu anlamda, bir ilişki emperyalizminden söz edilebilir belki: büyümek, birlikte büyümek önemlidir. diğer dürtüyse, bazı şeylerin karanlıkta kalmasında diretir. bu direnç, bir yanıyla bir'leşme sürecinde tek olarak, farklı, ayrı, müstakil ve biçimli bir birim olarak kalmak, kimliğini korumak istemenin ürünüdür; bir yanıyla da, karanlığın içeriği kişiye/kültüre göre değişse de, kategorik olarak, kişinin, kendisini görülmek/olmak istediğinden farklı gösteren/olduran şeyleri saklı tutmak; görülen/gösterilen bağlamında tanımlanacak varoluşunu, bu tanım üzerinde belirleyicilik konumunu koruyarak, yani neyin karanlıkta kalacağını kendisi belirleyerek, yaratmak istemesinden kaynaklanır.
karanlığı azaltmanın pek çok yolu vardır ve sözlü iletişim bunlardan yalnızca biridir. birlikte var olmanın her türü, aynı işlevi fazlasıyla görür. "içine almak" deyiminin taşıdığı cinsel yananlam, bu konuya kesinlikle dahildir – "bilmek" fiili, kutsal kitap'taki anlamıyla önemli bir boyut kazanır.
karanlık, siz azaltmasanız da, sizden bağımsız olarak azalır bazen: gösterdiklerinizin yanısıra, pek çok şey de görülür çünkü, bakmakta olan öteki tarafından.
"manifesto", madde 29: dil, iletişim kurmak için başvurulacak son araçlardan biri olmalıdır. bir çelişki gibi görünse de, konuşmak şarttır. bu, koklaşmanın ve telepatinin önemini hiçbir şekilde yadsımaz.
bir itiraz: "kimlik" denen şeyin sınırları ve şekli, çevrenin oluşturucu/tanımlayıcı etkisinden bağımsız olarak var olamaz – her kişi, ancak bağlam içerisinde kimlik ve kişilik sahibidir, bağlamdan bağlama değişmeden geçen tek bir kimlik yoktur, çeşitli yönleri bu yüzden çelişebilir. dolayısıyla "kimliğini korumak" bir yanlış-sorunsala işaret ediyor olabilir mi: devinen bir ilişki, bireylerin ilişkiye getirdikleri kimliklerini ilk andan itibaren –ve büyük olasılıkla daha önce– yoğurmaya başlayacağına göre? bir başka metafora sığınıyorum: okyanus, kıyı şeridini sürekli değiştirir; bu, difransiyel bir zaman süresince belirli bir kıyı şeridinin tanımlanabilir olmasını etkilemez ama; haritacılık pratiğini de ortadan kaldırmaz, kıyı uzunluğunun tam olarak hesaplanmasını epeyce zorlaştırsa da. yani sürekli ve saptaması güç bir şekilde değişiyor olsa da kimlikten söz edilebilir ve –konuya dönecek olursak– kişinin dalgakıranlar yapmak suretiyle kendisini korumaya yönelebileceği düşünülebilir.
karanlığın boyutları ve içeriği tümüyle kişiseldir: önemi, çoğu zaman, kişi bu önemi atfettiği için vardır – varlığının gereği de budur zaten: başkalarının umarsamayacağı şeyleri7 karanlık kılmak, kitlenin gözünden saklamak, yalnızca karanlık olduğu için değerli olan bilgiyi, ayrıcalıklı öteki'nin bilmesine izin vermek.
dolaşım değeri olmayan bilgiyi genel dolaşımdan sakınarak bireysel çapta bir "sanki-yoksunluk" yaratmak (elbette genel dolaşım, farenin dağa küsmesiyle ilgilenmeyecektir) ve böylece değerlenen bilgiyi, ikili dolaşım bağlamına sokarak öteki'ne vermek: öteki'ne değer vermek.
bilgiyi bir değişim nesnesi olarak kullanınca, deneyimsel bilginin buradaki yeri konusunda bazı soruların ortaya çıkması kaçınılmaz: örnek: erkeğin sevgilisine bir konuşma sırasında, penisinin sağa eğik olduğunu söylemesiyle, diyelim ki bir sevişme sırasında penisini görünür kılması arasında nasıl bir fark var? geleneğin sesi kuşkuya yer bırakmıyor: yaşanmamış bilgi kurudur, deneyim kitaba üstündür. kibritle oynarsa elinin yanacağını çocuğa öğretmenin en iyi yolu bunu ona söylemek değil, söyledikten sonra oynamasına ve elini yakmasına izin vermektir. bilginin doğruluk derecesi değildir burada söz konusu olan – daha çok bilginin içleştirilmesi açısından nitel bir farklılık öngörülür. öte yandan bakmak da her zaman görmek demek değildir, ayrıca görülecek tek bir şey yoktur: penisin karanlıktan çıkması, eğikliğinin farkına varılmasını garantilemez. "kitabi" bilgi için de aynı şey geçerlidir: sözcükler ve metinler, her okuyucu için aynı anlamı taşımaz/kurmaz.
"önemli saydığın düşüncelerini, duygularını, yazılı olarak iletirdin sevgililerine, ayrıntılı, iyice düşünülmüş ve sözcüklere özenilmiş mektuplar yazardın – insanların neleri atlayıp nelere takıldığını gördükçe, derdini bir türlü anlatamadığını ve kimi zaman tümüyle ters yönde anlaşıldığını fark ettikçe, bu mektup işinden soğudun; konuşulan söze oldum olası güvenmezdin, ketumluk suçlamaları ayyuka çıktı."
paris'te son tango: adam, kadın ve kendisi için soyutlanmış, yalıtılmış bir evren kurar – buraya isimler ve dışarıdaki yaşamın sözcükleri girmeyecektir; ilişki kendisini dışarısı yokmuş gibi, bakir sözcükler ve deneyimlerle kuracaktır, sıfırdan. ilişki yalnızca burada var olacaktır. adam kadına sodomi yoluyla tecavüz edecek, kadının adamın kıçına parmaklarını sokmasına –tırnaklarını kestikten sonra– izin verilecektir, kadınsa pikabın adamı çarpmasını sağlayacak ve zevkle izleyecektir. filmin sonunda bir kırılma yaşanır: ilişki –bu noktada kesif bir tür aşk olduğu anlaşılan ilişki– dışarıya taşar ve o anda, kamu alanına ait bilgi evrenine girilir, meslek, paris'te bulunma nedeni, özgeçmiş vs. açıklanır. kamunun sahip olduğu/olabileceği bilginin kamu alanında paylaşılmasının uç noktasında: bir otelin balo salonundaki bir tango yarışmasında, tangonun çağrıştırdığı mahrem erotizmin travestisi okunur yarışmacıların sahte danslarında, bu travestiye karşıt olarak adam ve kadının dansı komik, aptalca ama hakikidir, adam yaşlı jüri üyesine kıçını göstererek bu sahtelikle alay ettiğini gösterir – intiharına az kalmıştır. "gerçek" aşk, ancak bu tür bir yalıtımla mümkün olabilir – kamunun sözcükleri, kamunun bilgisi yalnızca çürütür.
mahrem, kamunun baskısı altında uzun süre yaşayamaz.
herkes hakkında herşeyin bilindiği bir ortamda aşk olanaksız olurdu – birbirlerine eş uzaklıktaki bireyler yakınlaşamazdı. kendi karanlığı olan bireylerin, aşkları etrafında bir karanlık yaratmaları da aynı paradoksal fonksiyona bağlı olarak gerçekleşir: bir yandan bu aşkın herkes tarafından bilinmesi, bütün dünyanın gözlerinin önüne serilmesi dürtüsü vardır, öte yandan da dünyanın bakışlarından uzak olma, başbaşa kalma, ilişkinin kendisine dair ürettiği bilgiyi kıskançlıkla kamudan saklama dürtüsü.
aşk bağlamında ortaya çıkan utangaçlık, bu paradoksun iyice belirginleştiği durumlardan biridir: gösterme–saklama çelişkisi.
aşkı besleyen en önemli etkenlerden biri güvendir: kişinin karanlığının, öteki tarafından ihlal edilmeyeceğine duyulan güven. bu da saygıdan doğar: gösterilmesi gerektiğine inanılan ya da gösterilmesi istenen şeyleri gösterilmeden görmeye çalışmayacak kadar saygı duymak öteki'nin karanlığına.
izin gerektirecek görme çabalarının nesnesi, kişi için bile fazla önem taşımayan bir bilgi olabilir, ya da ihlalcinin beklediğinden çok daha önemsiz, sıradan bir bilgi olduğu ortaya çıkabilir: tuza dönüştürülmeyi gerektiren suç işlenmiştir yine de. bazı haklar, ancak verildiğinde alınırlar, bazı haklarsa, verildiğinde bile alınmamalıdır.
izinsiz keşfedilen bilgi, çok temel bir öneme sahip olabilir öte yandan: aşkın, ilişkinin doğasını ve yapısını, öteki'nin varoluşunu bambaşka bir ışıkla aydınlatabilir, bu ışık hiç de hoş şeyler göstermeyebilir. keşfeden, görmemesi gereken bir şeyi görmüştür yine, ama bu kez, saklanmış olanı, görmeye hakkı olduğunu düşündüğünü keşfetmiş olmak, bir anlamda aldatılmış olduğunu öğrenmek, ona ahlaksal bir üstünlük duygusu verir: evet, saygısızlık ettim, ama sonuca bakalım.
karanlığın karanlık yüzü demek ki: yalan ve dürüstlük. bu konuda tekil örneklerden bağımsız, kategorik önermeler oluşturmak çok kolay değil; her türlü yalan insanlık onurunun aşağılanmasıdır ve dolayısıyla her koşul altında doğruyu söylemek en büyük önceliktir, pasif/aktif yalan, beyaz/kara yalan gibi ayrımlar, yalan söyleyenin kendisini daha iyi hissedebilmesine yönelik sahtekârlıklardır, türünden toptan bir dayatıyı fazla indirgemeci buluyorum, bir yanımla takdir etsem de. aşkı besleyen en önemli etkenlerden biri güvendir, demiştim: öteki'nin bilerek aldatmayacağına, kandırmayacağına, saklamayacağına, karanlıkta kalmaması gereken şeyleri karanlıkta bırakmayacağına duyulan güven. ancak bu güvenin hak edilmesi, edildiğinin gösterilmesi gerekebilir belki: bu dürüstlüğü herkes kaldıramıyor. yine de pragmatik, yararcı, cynic ve son tahlilde kendine yontucu bir baskıyı olumluyor değilim – aşkı tehlikeye düşürmemek adına, söylenmesi gerekeni saklamanın getirdiği ahlaksal yükün sırtlanılması gerekeceğini savunmuyorum: öldürmezse, daha güçlü kılacaktır.
herşeyin söylenmesi/gösterilmesi gerekmez, bazı şeyleri söylemek/göstermekse şarttır: ilişkinin temelini ilgilendiren bilgiler, aşkın doğası, geçirdiği değişimler, başka aşklar, yaşamla ilgili uzun vadeli –dolayısıyla öteki'nin uzun vadesiyle çakışabilecek– planlara dair bilgiler, süreğen bir şekilde veri olmak durumundaki şeylerden bazılarıdır.
ne kadar zaman sonra, söylenen, dürüst olma sınırını aşıp gerçeği bunca zaman saklamış olma bölgesine geçer? kişisel yargı alanında kalan bir karar bu sanırım – kıstasın açıklanması ve tutarlı olunması dışında, herkesin kendi kuralını getirmesinde –en azından burada– itiraz edilecek bir şey yok.
kendini paylaşmanın aşkı büyütmesi, başka bir yoldan daha gerçekleşir: yumuşak karnını öteki'ne gösteren kişi, yaralanmayı göze alıyor demektir – bu savunmasızlık kötüye kullanılmadığında, öteki'nin yumuşak karnıyla karşılandığında, ciddi bir köprüdür kurulan.
"manifesto", madde 13: her insanın duvarları vardır. her duvarın gedikleri vardır. ilişkide dürüstlük, insanların birbirlerine verdiği ve bu gedikleri gösteren haritaların doğruluk derecesiyle orantılıdır. orantı sabiti 1.7'dir.
madde 14: duvarlara işemeyiniz.
ancak karanlığı paylaşma ediminin bir pozitivist harekat olarak gerçekleştirilemeyeceği, süreç içinde ve kendiliğinden ortaya çıkmasının şart olduğu açık sanırım: size sevgimin bir nişanesi olarak, hakkımdaki en "intim" bilgileri içeren bu disketi ve çiçekleri kabul edin lütfen.
aşk, insanların genel anlamda büyümesini, derinleşmesini sağlıyor, homojen bir duyuşsuzlukla örülü şu uzay-zaman aralığında can'a varlığını hissettiriyor: değerli. gelişen kişilerin karanlıkları da gelişiyor, değişiyor, deviniyor: paylaşılacak/ saklanacak yeni şeyler çıkıyor hep, kişinin karanlığını tümüyle yok etmek sanıldığından da zor. iyi bir şey bu: her aşk, keşfetme ve öğrenme heyecanını yaşatabildiği ölçüde ve sürece yaşıyor.
İNSAN VARDIR...!
insan vardır evlenip yuva kurmak ister insan vardır varoluşuna ayna tutulsun ister, insan vardır gönlü şen olsun ister, insan vardır hayatı renklensin ister, insan vardır yalnız kalamaz, insan vardır beğenilmekle var eder kendisini ancak, insan vardır çoktur, insan vardır azdır, insan vardır azgındır çok afedersiniz, insan vardır doğaldır, insan vardır yapaydır, insan vardır yalancıdır, insan vardır kördür, insan vardır aşıktır, insan vardır maşuktur, insan vardır müşkildedir, insan vardır kurtuluşunu arar, insan vardır 25 ine gelir otuzunu devirir, insan vardır içinde biyolojik saat kurulu, insan vardır ölümlüdür, insan vardır ince eler sık dokur, insan vardır hayatını har vurup harman savurur, insan vardır hatalıdır, insan vardır tevekkül eder, insan vardır akar, insan vardır birikir, insan vardır binadır; temelinden sarsılır, insan vardır ağaçtır kökleriyle sarılır, insan vardır bakar, insan vardır görür, insan vardır güler geçer, insan vardır oturur ağlar, insan vardır geçmişte, insan vardır geleceği planlar, insan vardır şiir yazar, insan vardır şiir okur, insan vardır saçmalık der; bu ne, insan vardır bekler, insan vardır söyler, insan vardır koşar, insan vardır tıknefes, insan vardır yokuştur, insan vardır dümdüz, insan vardır çukur, insan vardır büyür, insan vardır küçüktür, insan vardır düğümdür, insan vardır seni düğüm eder, insan vardır düğümlerini çözer, insan vardır bağırır, insan vardır konuşur, insan vardır aklından geçirir, insan vardır düşünmez bile.
hangisi?
ve insanlar vardır birbirine uygun ya da birbirine aşık ya da hepsi ya da hiçbiri. insan vardır ilişkinin adını çıktığım diye koyar, insan vardır sevdiğim der, insan vardır sevgilim der, insan vardır eşim der, insan vardır ruhdaşım der, insan vardır yarim der, insan vardır yaram der, insan vardır hayatım der, insan vardır ecelim der, aşkım der hatta insan vardır evlerden ırak aşkitom filan der.
kim ne derse desin,
her başlangıç bir sondur nihayetinde. ne zaman nerde bir şeye ad konsa, o biraz da olsa şekillenmiş, kaderlenmiş, yoluna müdahale edilmiş demektir. ilişkiye ad koyarken onu kiminle birlikte yaptığı insanın, bu başlangıcın sonunu tayin eden şeydir aslında. ilişkiye ad koymak kolaydır. önemli olan ilişkinin büyüyünce ismini beğenmesi, bir gün mahkemeye başvurup değiştirmek istememesidir; ad koyan iki insanın aynı yöne doğru bakıyor olmasıdır.
hangisi?
ve insanlar vardır birbirine uygun ya da birbirine aşık ya da hepsi ya da hiçbiri. insan vardır ilişkinin adını çıktığım diye koyar, insan vardır sevdiğim der, insan vardır sevgilim der, insan vardır eşim der, insan vardır ruhdaşım der, insan vardır yarim der, insan vardır yaram der, insan vardır hayatım der, insan vardır ecelim der, aşkım der hatta insan vardır evlerden ırak aşkitom filan der.
kim ne derse desin,
her başlangıç bir sondur nihayetinde. ne zaman nerde bir şeye ad konsa, o biraz da olsa şekillenmiş, kaderlenmiş, yoluna müdahale edilmiş demektir. ilişkiye ad koyarken onu kiminle birlikte yaptığı insanın, bu başlangıcın sonunu tayin eden şeydir aslında. ilişkiye ad koymak kolaydır. önemli olan ilişkinin büyüyünce ismini beğenmesi, bir gün mahkemeye başvurup değiştirmek istememesidir; ad koyan iki insanın aynı yöne doğru bakıyor olmasıdır.
9 Aralık 2009 Çarşamba
hass......tirrrr....!
İçimdeki derinliklerden çıkıp geldim sana, ruhumun fırtınalarından kaçıp, sığınacak kuytu bir liman ararken... Gel-gitler içinde bir tutkuyla "gel" desem, gelemezsin; "yanıma gel" desen, nafile... Denizle rüzgarın sevdası kadar hazin, ışığa uçan pervaneler gibi sorgusuz-sualsiz... Ne suretinden ayrı, ne aslıyla birarada...
8 Aralık 2009 Salı
alla alla ya...!
hayır benim anlamadığım bi kaç nokta var:
-birisi size anlayamıyorum seni diyorsa sizin bazı eylemlerinizin olması gerekmez mi?
-birisi size "dosttan öte" lafını kullanıp da daha sonra sizle nası güven üzerine konuşmaz?
-tamam eyvallah belki sadece ve sadece bi eyleminiz oldu ammavelakin bu her ne olursa olsun diğer herşeyi götürür mü?
-MAL gibi ortada duran, eline bi duyguyu almış diğerlerini kenara saklamış biri nasıl olur da anlaşılmaz?
Şimdilik sorularım bu kadar allahın cezası günlük. Şimdi söyle bana neyim anlaşılmıyor lan? Bok gibi bi durumun içinde nereye gittiğim bile belli değilken, istediğim sureti göremezken tatmin etmeye çalışmak mı anlaşılamamak? Eğer buysa bende bazan tutamıyorum kendimi. İçinde bulunduğumuz bu duydudan dolayı zaten bize insan demiyorlar mı lan?...
-birisi size anlayamıyorum seni diyorsa sizin bazı eylemlerinizin olması gerekmez mi?
-birisi size "dosttan öte" lafını kullanıp da daha sonra sizle nası güven üzerine konuşmaz?
-tamam eyvallah belki sadece ve sadece bi eyleminiz oldu ammavelakin bu her ne olursa olsun diğer herşeyi götürür mü?
-MAL gibi ortada duran, eline bi duyguyu almış diğerlerini kenara saklamış biri nasıl olur da anlaşılmaz?
Şimdilik sorularım bu kadar allahın cezası günlük. Şimdi söyle bana neyim anlaşılmıyor lan? Bok gibi bi durumun içinde nereye gittiğim bile belli değilken, istediğim sureti göremezken tatmin etmeye çalışmak mı anlaşılamamak? Eğer buysa bende bazan tutamıyorum kendimi. İçinde bulunduğumuz bu duydudan dolayı zaten bize insan demiyorlar mı lan?...
bilindik bir hikayedir... ve her nedense hakkında hep gece yarısı yazdırandır.
ben bu hikayeyi bir yerden biliyorum çocuk… severek ayrılanlar, ayrı kalanların hikayesi bu. daha önce milyonlarca kez yaşandı, milyonlarca kez daha yaşanacak. sen bu öykülerdeki içi yanan insanlardan ne daha fazlasın ne daha eksiksin çocuk. herkes ne kadar sevdiyse sen de o kadar sevdin işte. herkesin kalbi ne kadar deliniyorsa seninki de o kadar açıldı. hayır çocuk, abartmıyorum. senin dediğini dedi hepsi de bana. hepsi de “benimki bambaşka” diyordu. ben gördüm, hepsi aynı…
yıllar sonra bir gün baktığında bu dediklerime anlayacaksın sen de. şimdi anlaman çok zor çünkü her şey çok taze. bitmez dediğin aşk bitmedi, ama öyle bir hal aldı ki çocuk; yaptığın hiçbir şey doğru değil. ne onunla olabilirsin artık, ne onsuz nefes alabilirsin. öyle bir noktadasın ki, ileri gittikçe daha geriden başlıyorsun. öyle bir yerdesin ki sen, kafayı yukarı çevirdikçe yere dönüyorsun. işin daha kötüsü de çocuk, o da öyle. ikiniz birbirinizsiniz; seni tamamlayan şey o, onu tamamlayan şey sen… hani bunu bilmesen, en azından o unuttu desen bir teselli olacak belki sana ama, öteki taraf da aynı. işte seni cehennemin dibine sokan da bu.
tükeniyorsun sen çocuk, tükenmemek için yaptığın her şey seni tüketiyor aslında farkında değilsin. bunun farkında olduğunda zaten sana bu öğütlerim anlamsız gelecek. dedim ya sana çocuk, sen de diğerlerinden farklı değilsin. hiçbirimiz değiliz. bu duygu aynı olduğu sürece de bu değişmeyecek.
çaresizliğinin sevdandan geldiğini bilmek ne kadar da iç burkuyor değil mi? sevmenin kötü olduğunu kimse söylememişti sana oysa. sevilmek de kötü müdür peki çocuk? sevilmek nasıl acıtabilir insanın içini? acıtıyor işte. sevilmeseydin böyle mi olurdu? bıkardın giderdin bir yerde ve bu kadar boğulmazdın, bu kadar yanmazdın aşkının ateşinde.
peki şimdi ne olacak çocuk? o başkasıyla, sen başkasıyla. elbet bir gün karşılaşacaksınız, o zaman ne yapacaksın? kokusu burnundan içeri girdiğinde, o baktığında içini titreten gözlerine odaklandığında ne yapacaksın? dudakların yaklaşırken kafanı çevirip gidebilecek misin peki? yapamayacaksın çocuk. yapacağın tek şey, diğer sevgilere saygısızlık olur ancak. aldatmak olur, aldanmak olur.
aşkın dinamiklerini, doğrularını kimse anlayamamış da sen mi anlayacaksın çocuk? sen mi çözeceksin bu varoluştan beri insanların hem içini kemiren, hem mutluluktan delirten duygunun sebebini? sen mi derman olacaksın dertlere? yorma kendini çocuk. ne sana derman var, ne senden derman uman var. yaşanması gereken şeyler var ve yaşayacaksın. için yanacak, ama dedim ya, dermanı yok bu işin.
zaman geçecek, bazen duraksayacak, bazen tekrar alevlenecek. ancak bu hep böyle sürüncemede gitmeyecek. sana tek bir iyi haberim var çocuk, bir gün sen de unutacaksın. unuttuğun gün ise seni bambaşka biri bekliyor olacak.
işte o zaman kafanı kullanırsan mutlu olacaksın çocuk, ama ne yazık ki seni tanıyorum.
sen, aşka doğru delicesine yola çıkacaksın…
yıllar sonra bir gün baktığında bu dediklerime anlayacaksın sen de. şimdi anlaman çok zor çünkü her şey çok taze. bitmez dediğin aşk bitmedi, ama öyle bir hal aldı ki çocuk; yaptığın hiçbir şey doğru değil. ne onunla olabilirsin artık, ne onsuz nefes alabilirsin. öyle bir noktadasın ki, ileri gittikçe daha geriden başlıyorsun. öyle bir yerdesin ki sen, kafayı yukarı çevirdikçe yere dönüyorsun. işin daha kötüsü de çocuk, o da öyle. ikiniz birbirinizsiniz; seni tamamlayan şey o, onu tamamlayan şey sen… hani bunu bilmesen, en azından o unuttu desen bir teselli olacak belki sana ama, öteki taraf da aynı. işte seni cehennemin dibine sokan da bu.
tükeniyorsun sen çocuk, tükenmemek için yaptığın her şey seni tüketiyor aslında farkında değilsin. bunun farkında olduğunda zaten sana bu öğütlerim anlamsız gelecek. dedim ya sana çocuk, sen de diğerlerinden farklı değilsin. hiçbirimiz değiliz. bu duygu aynı olduğu sürece de bu değişmeyecek.
çaresizliğinin sevdandan geldiğini bilmek ne kadar da iç burkuyor değil mi? sevmenin kötü olduğunu kimse söylememişti sana oysa. sevilmek de kötü müdür peki çocuk? sevilmek nasıl acıtabilir insanın içini? acıtıyor işte. sevilmeseydin böyle mi olurdu? bıkardın giderdin bir yerde ve bu kadar boğulmazdın, bu kadar yanmazdın aşkının ateşinde.
peki şimdi ne olacak çocuk? o başkasıyla, sen başkasıyla. elbet bir gün karşılaşacaksınız, o zaman ne yapacaksın? kokusu burnundan içeri girdiğinde, o baktığında içini titreten gözlerine odaklandığında ne yapacaksın? dudakların yaklaşırken kafanı çevirip gidebilecek misin peki? yapamayacaksın çocuk. yapacağın tek şey, diğer sevgilere saygısızlık olur ancak. aldatmak olur, aldanmak olur.
aşkın dinamiklerini, doğrularını kimse anlayamamış da sen mi anlayacaksın çocuk? sen mi çözeceksin bu varoluştan beri insanların hem içini kemiren, hem mutluluktan delirten duygunun sebebini? sen mi derman olacaksın dertlere? yorma kendini çocuk. ne sana derman var, ne senden derman uman var. yaşanması gereken şeyler var ve yaşayacaksın. için yanacak, ama dedim ya, dermanı yok bu işin.
zaman geçecek, bazen duraksayacak, bazen tekrar alevlenecek. ancak bu hep böyle sürüncemede gitmeyecek. sana tek bir iyi haberim var çocuk, bir gün sen de unutacaksın. unuttuğun gün ise seni bambaşka biri bekliyor olacak.
işte o zaman kafanı kullanırsan mutlu olacaksın çocuk, ama ne yazık ki seni tanıyorum.
sen, aşka doğru delicesine yola çıkacaksın…
S'onsuz
bazen
bazı şeyler vardır onlar vardırlar diye haykırmak geliyor içimden
ama susuyorum
utanıyorum
yüzümü ellerimle saklayıp kalabalığın arasından
koşuyorum
koşuyorum
koşuyorum...
komşu teyzelerin
anlayamadığı dillerin
yazarıyım,söyleyeniyim,yaşayanıyım...
bazı şeyler vardır onlar vardırlar diye haykırmak geliyor içimden
ama susuyorum
utanıyorum
yüzümü ellerimle saklayıp kalabalığın arasından
koşuyorum
koşuyorum
koşuyorum...
komşu teyzelerin
anlayamadığı dillerin
yazarıyım,söyleyeniyim,yaşayanıyım...
5 Aralık 2009 Cumartesi
keşke gözyaşlarım olmadığı için yapabilsem..
sen hiç kendi gözyaşında boğuldun mu? nefesin kesildi mi ciğerlerine dolan gözyaşların yüzünden? solunumun tıkandı mı? oksijene uzak kaldın mı hiç? ruhunun cesedi vurdu mu karaya peki? üstünü örttüler mi ruhunun, bir köşe yazarının herhangi bir yazısının denk geldiği bir gazete kağıdı ile?
ben oldum..içimde birikiyor gözyaşlarım..dışardan bakanın "ne çabuk atlattı valla bravo, çok güçlüymüş" dediği bir ölüyüm ben..ruhumun cesedi vurdu karaya benim..boğuldum, nefessiz kaldım..mücadele bile etmedim..çırpınmadım..kabullendim..keşke gözyaşlarım kuruduğu için, artık takadım kalmadığı için yapabilsem..sevdiklerinin yanında güçlü olman öğütlendi mi hiç sana? "ağlama bak onların sana ihtiyacı var.." dendi mi? gizli saklı köşelerde ağlamaya çalıştığın oldu mu hiç? bir sevdiğini uğurlarken, diğerlerini üzmemek için dik durmaya çalıştın mı? acını yuttun mu çiğnemeden? midene oturdu mu peki?benim oldu..öylesine güçlüyüm ki ben, gelip duygularımı günlük köşelerinde yazıya döküp, günlükten çıktığım anda hiçbir şey yokmuş gibi devam ediyorum hayata..öyle güçlüyüm ki ben gülüyorum, eğleniyorum, "hayat devam ediyor.." diyorum..öyle güçlüyüm ki ben "başın sağolsun.." cümlesini duymaktan kaçmak için konuları değiştiriyorum..öyle güçlüyüm ki, ölüme inanmıyorum artık..sevdiklerimin ölümlerini kabullenmiyorum..
Ama artık öyle değil galiba. Çok belli ediyormuşum gibi hissediyorum kendimi.Sanki herkes anlıyor da ben de onlardan kaçıyorum.Ayaklar altına alınacakmış gibi hissediyorum belli olursa.Korkunun dikalası... Ağlama zamanı...
ben oldum..içimde birikiyor gözyaşlarım..dışardan bakanın "ne çabuk atlattı valla bravo, çok güçlüymüş" dediği bir ölüyüm ben..ruhumun cesedi vurdu karaya benim..boğuldum, nefessiz kaldım..mücadele bile etmedim..çırpınmadım..kabullendim..keşke gözyaşlarım kuruduğu için, artık takadım kalmadığı için yapabilsem..sevdiklerinin yanında güçlü olman öğütlendi mi hiç sana? "ağlama bak onların sana ihtiyacı var.." dendi mi? gizli saklı köşelerde ağlamaya çalıştığın oldu mu hiç? bir sevdiğini uğurlarken, diğerlerini üzmemek için dik durmaya çalıştın mı? acını yuttun mu çiğnemeden? midene oturdu mu peki?benim oldu..öylesine güçlüyüm ki ben, gelip duygularımı günlük köşelerinde yazıya döküp, günlükten çıktığım anda hiçbir şey yokmuş gibi devam ediyorum hayata..öyle güçlüyüm ki ben gülüyorum, eğleniyorum, "hayat devam ediyor.." diyorum..öyle güçlüyüm ki ben "başın sağolsun.." cümlesini duymaktan kaçmak için konuları değiştiriyorum..öyle güçlüyüm ki, ölüme inanmıyorum artık..sevdiklerimin ölümlerini kabullenmiyorum..
Ama artık öyle değil galiba. Çok belli ediyormuşum gibi hissediyorum kendimi.Sanki herkes anlıyor da ben de onlardan kaçıyorum.Ayaklar altına alınacakmış gibi hissediyorum belli olursa.Korkunun dikalası... Ağlama zamanı...
sadece kaşına gözüne boyuna posuna bakıp sevmek değil gördüğünde başkaları onun adını söylediğinde hiç görmediğin bir anda sesini işittiğinde içinin kıpır kıpır olması heyecanlanman elinin ayağının dolaşması...ne olursa olsun aradan seneler geçse bile onu gördüğün an hala gözlerine bir umut var mı diye bakmak...artık seninle olması için bir imkan olmasa bile beklemek...
delikanlılıktır, korkmamaktır, cesarettir...
delikanlılıktır, korkmamaktır, cesarettir...
öyle çok görmek istedim ki yüzünü. saatler sürecek bir gözyaşı nöbeti pahasına resmini açtım. bir de yasak bir şarkı açtım üstüne. gözyaşlarım iyice akar da belki biter diye. bitmiyor be ömrümün varı. ne rüyalarımdan yüzün gidiyor ne de azalıyor özlemin. hayatımda meydana gelen her güzel değişikliğin ardına, senin bunu görmemiş olmanın üzüntüsü ekleniyor. sebepsiz mutluluklarım oluyor bazen, senden biliyorum. üzüntüleri kendimden. seni düşünmemeye çalıştığım her düşüncenin sonu sana çıkıyor, sana gidebileceğim tüm yollarsa yokluğuna. eğer cennete gidecek ve seni göreceksem diye düşününce, ölmek için sabırsızlandığım oluyor. mevsimler değişiyor da içimde sen hep aynısın. o kadar çok kandırdım ki geçecek diye diye, artık kalbim de inanmıyor avuntularıma. çatısız ev gibiyim yokluğunda, yağmurlar içime içime yağıyor. ne gözyaşları akıttım içime, içimde kayalar eridi de, kalbimden mührün düşmüyor.
4 Aralık 2009 Cuma
YENİDEN DOĞMAK
yeniden doğuyor insan gördükçe binlerce hayalkırıklığı, biliyorum yeniden de ölüyor her çarptığında duvarlara. olsun! yine biliyorum inandıklarım yanıldıkça ve pişman olacaklarını bilmedikçe ben büyüyor ve dünyayı daha net görüyorum.
gözlerim kapanmadıkça sonsuzluğa, her an yeniden doğuyorum...!
gözlerim kapanmadıkça sonsuzluğa, her an yeniden doğuyorum...!
1 Aralık 2009 Salı
61. Kayıda Da Bu Yakışırdı...!
akşam oluyor.
bugünlerde hep akşam oluyor, eskiden daha mı uzun sürerdi günün devranı yoksa benim gözlerim mi aydınlığı seçemez oldu? karanlık basmadan orta kahvemi yetiştirsem, balkon da serin epey… neredeydi şu kül rengi şalım, onu almalı balkona çıkarken.
***bu ip yeterince sağlam mı acaba…***
bu kadının sesi de gitti iyice, ama ses gidiyor ruh gitmiyor. yaşlandıkça daha da acıtır oldu yazdığı sözler, herkes yaşlanırken bu kadın çocuklaşıyor mu nedir, onlar gibi iki sözcükle destanlar anlatır oldu.
***kırmızı bir iplik bulmalı…***
kahve ne büyük keyif! dut yavaştan sararmaya başlamış, ne çabuk geçiyor zaman.. sanki daha dün gencecik yapraklarının arasından görebiliyordum o etli şişko bembeyaz meyvelerini…defne de meyve vermiş, kapkara zeytin gibi döküyor balkonuma o zehir zemberek misketlerini…
***şu iğneleri ne diye böyle incecik yaparlar, sanki ipek dikiyor herkes!***
telvesi ne çok olmuş kahvenin, fal mı kapatsam ziyan olmasın. aman bakacak kimse yok ki.. kendim bakarım ne var, eğlenirim biraz. nasıl kapatılıyordu, 3 kez mi çeviriyorduk..
***çift kat kullanayım ipi, sağlam olsun. annem ne güzel düğüm atar bu iplerin kuruğuna, incecik parmaklarıyla 1 saniyede çabucak…***
şimdi işin yoksa bekle bu fal kurusun diye. ne çok bekliyoruz hayat boyu… herşeyi bekliyoruz sanki ölmeyecekmiş gibi. halbuki estiği an hareket etmeli insan, yarın garanti değil ki. keşke herkes benim kadar nefret etse beklemekten, belki o zaman çok başka bir dünya olurdu...
***acıyor.. ama acımadan olmayacak bu iş, gayret…***
bak aklıma geldi, garip değil mi; herkesin gizlediği şeyler var.. kimi heyecanını, kimi mutluluğunu kimi acısını hasretini gizliyor. en çok da acı gizleniyor galiba, hayat devam etmeli ya! oysa ne insani acı çekmek, ağrımak, ağlamak, bağıra bağıra isyan etmek falan. güç gösterisi midir bilmem, neden saklar insan kalp ağrısını?
***ama bir parçası eksik bunun?! neyse böyle olacak artık, bir yama bulurum daha sonra.
ne çok acıyor!***
sanki herkesin söyleyecek birşeyleri var biryerlerinde ve söylemiyorlar. istisnasız herkesin yüzünde bir pus. ellerde bir huzursuzluk, gözlerde bir kaçış, bir nereye bakacağını bilmezlik… herkesin duruşunda bir gölge, bir tereddüt. nereye götürecekler bu taşıdıkları yükü, nereyi o yükü bırakmaya layık bulacaklar? her durakta bir ton daha yükleniyor herkes. nerede, kimde, nasıl son bulacak bu garip seyahat?
***bir düğüm daha.. ha gayret bir düğüm daha dayan, bitiyor.
kim demiş kalp yarası kapanmaz diye... ***
Kalp Yarası
her yanım bıçak kesiği
gördüğün kan karası
kapanmıyor dinine yandımın kalp yarası
ağlıyor adamın anası
duydum ki görmüşler oynaşta seni
nefesinde el oğlunun nefesi
takmış beşibiryerdeyi kahpe
kaymak gerdanlarına
şaştı iyice bende endazesi kantarımın benliği
neyle tartayım gidip sıyırayım ilk gördüğüm entariyi
öldürene kadar aldatayım
öyle olmuyor böylede olmuyor
sığmıyor bu benim meşrebime vesselam
bu değil anamın ben diye büyüttüğü
uymuyor adamlık hamuruma böyle intikam
ah ne zormuş sevdalanması bir erkeğin ağlaması
seçmedim yaşadığım yeri hayat diye
dibe vurdum lanet olası
şimdi arkamdan atıp tutuyorlar
karı gibi acı çekiyor diyorlar
ben oluk oluk kan kaybında onlar adamlığı inkar zannediyorlar
bundan daha çok kaybedemem
şimdi sıra insan gibi acı çekme faslında
öyle olmuyor böylede olmuyor
sığmıyor bu benim meşrebime vesselam
bu değil anamın ben diye büyüttüğü
uymuyor adamlık hamuruma böyle intikam
bugünlerde hep akşam oluyor, eskiden daha mı uzun sürerdi günün devranı yoksa benim gözlerim mi aydınlığı seçemez oldu? karanlık basmadan orta kahvemi yetiştirsem, balkon da serin epey… neredeydi şu kül rengi şalım, onu almalı balkona çıkarken.
***bu ip yeterince sağlam mı acaba…***
bu kadının sesi de gitti iyice, ama ses gidiyor ruh gitmiyor. yaşlandıkça daha da acıtır oldu yazdığı sözler, herkes yaşlanırken bu kadın çocuklaşıyor mu nedir, onlar gibi iki sözcükle destanlar anlatır oldu.
***kırmızı bir iplik bulmalı…***
kahve ne büyük keyif! dut yavaştan sararmaya başlamış, ne çabuk geçiyor zaman.. sanki daha dün gencecik yapraklarının arasından görebiliyordum o etli şişko bembeyaz meyvelerini…defne de meyve vermiş, kapkara zeytin gibi döküyor balkonuma o zehir zemberek misketlerini…
***şu iğneleri ne diye böyle incecik yaparlar, sanki ipek dikiyor herkes!***
telvesi ne çok olmuş kahvenin, fal mı kapatsam ziyan olmasın. aman bakacak kimse yok ki.. kendim bakarım ne var, eğlenirim biraz. nasıl kapatılıyordu, 3 kez mi çeviriyorduk..
***çift kat kullanayım ipi, sağlam olsun. annem ne güzel düğüm atar bu iplerin kuruğuna, incecik parmaklarıyla 1 saniyede çabucak…***
şimdi işin yoksa bekle bu fal kurusun diye. ne çok bekliyoruz hayat boyu… herşeyi bekliyoruz sanki ölmeyecekmiş gibi. halbuki estiği an hareket etmeli insan, yarın garanti değil ki. keşke herkes benim kadar nefret etse beklemekten, belki o zaman çok başka bir dünya olurdu...
***acıyor.. ama acımadan olmayacak bu iş, gayret…***
bak aklıma geldi, garip değil mi; herkesin gizlediği şeyler var.. kimi heyecanını, kimi mutluluğunu kimi acısını hasretini gizliyor. en çok da acı gizleniyor galiba, hayat devam etmeli ya! oysa ne insani acı çekmek, ağrımak, ağlamak, bağıra bağıra isyan etmek falan. güç gösterisi midir bilmem, neden saklar insan kalp ağrısını?
***ama bir parçası eksik bunun?! neyse böyle olacak artık, bir yama bulurum daha sonra.
ne çok acıyor!***
sanki herkesin söyleyecek birşeyleri var biryerlerinde ve söylemiyorlar. istisnasız herkesin yüzünde bir pus. ellerde bir huzursuzluk, gözlerde bir kaçış, bir nereye bakacağını bilmezlik… herkesin duruşunda bir gölge, bir tereddüt. nereye götürecekler bu taşıdıkları yükü, nereyi o yükü bırakmaya layık bulacaklar? her durakta bir ton daha yükleniyor herkes. nerede, kimde, nasıl son bulacak bu garip seyahat?
***bir düğüm daha.. ha gayret bir düğüm daha dayan, bitiyor.
kim demiş kalp yarası kapanmaz diye... ***
Kalp Yarası
her yanım bıçak kesiği
gördüğün kan karası
kapanmıyor dinine yandımın kalp yarası
ağlıyor adamın anası
duydum ki görmüşler oynaşta seni
nefesinde el oğlunun nefesi
takmış beşibiryerdeyi kahpe
kaymak gerdanlarına
şaştı iyice bende endazesi kantarımın benliği
neyle tartayım gidip sıyırayım ilk gördüğüm entariyi
öldürene kadar aldatayım
öyle olmuyor böylede olmuyor
sığmıyor bu benim meşrebime vesselam
bu değil anamın ben diye büyüttüğü
uymuyor adamlık hamuruma böyle intikam
ah ne zormuş sevdalanması bir erkeğin ağlaması
seçmedim yaşadığım yeri hayat diye
dibe vurdum lanet olası
şimdi arkamdan atıp tutuyorlar
karı gibi acı çekiyor diyorlar
ben oluk oluk kan kaybında onlar adamlığı inkar zannediyorlar
bundan daha çok kaybedemem
şimdi sıra insan gibi acı çekme faslında
öyle olmuyor böylede olmuyor
sığmıyor bu benim meşrebime vesselam
bu değil anamın ben diye büyüttüğü
uymuyor adamlık hamuruma böyle intikam
HAYYAMi
" dün geldi: nedir aradığın? dedi bana:
bensem, ne bakarsın o yana bu yana?
kendine gel de düşün, içine iyi bak:
ben senim, sen ben; aranıp durma boşuna! "
bensem, ne bakarsın o yana bu yana?
kendine gel de düşün, içine iyi bak:
ben senim, sen ben; aranıp durma boşuna! "
filmlerdekini beklemek!
bir tür herşeyi bok etme durumudur sanırım.
bir kere hangi film arkadaş ya?
eski türk filmi mi mesela? sevgili seni yolda yanlışlıkla tonguçun üstüne düşmüş görüp "kahhhpee hani terrrtemizdin" diye basıp gitsin mi? yıllarca her gördügünde sen agzını açamadan "sus ben anlayacagımı anladım " mı desin. bu mu bekledigin?
veya katil doğanlardaki gibi bir aşk mı istiyorsun? kendinden ve ondan başka kimseyi sevmemek mi?
married with children daki gibi bir aşk mı? karına sonsuz ve lanetli bir bagla baglanmak mı?
ya da cesur ve güzel dizisindeki gibi yıllarca sürünmüş, bir türlü kavuşamamış ama bu arada dizideki bütün kadın ve erkeklerle düşüp kalkmış ridge ile brooke un aşkını mı istiyorsun. (boku çıkmış aşk oluyor bu da sanırım)
romantik komedilerdeki gibi aşk istiyorum deme sakın. sözlükçü, sen de biliyorsun onlar en mal aşklar. arkadaşların itekleyip dürtüklemesi ile oluşur, veya saçmasapan tesadüflerle biter başlar- off çekilir mi yahu?
bak edebiyat ve sinemanın en büyük aşklarına, uğultulu tepeler, anna karenina, titanic, troy, kızıl ve kara .... hangi biri mutlu bitti ? aşklarını yaşayamadılar bile garibanlar. ölüp gitti birinden biri veya ikisi.
otur kendi aşkını emek vererek yaşa. millet senden ibret alsın da, "ay şu corcuk la sepitip e de maşallah, ne biçim aşıklar ya çok özeniorum" desin.
bir kere hangi film arkadaş ya?
eski türk filmi mi mesela? sevgili seni yolda yanlışlıkla tonguçun üstüne düşmüş görüp "kahhhpee hani terrrtemizdin" diye basıp gitsin mi? yıllarca her gördügünde sen agzını açamadan "sus ben anlayacagımı anladım " mı desin. bu mu bekledigin?
veya katil doğanlardaki gibi bir aşk mı istiyorsun? kendinden ve ondan başka kimseyi sevmemek mi?
married with children daki gibi bir aşk mı? karına sonsuz ve lanetli bir bagla baglanmak mı?
ya da cesur ve güzel dizisindeki gibi yıllarca sürünmüş, bir türlü kavuşamamış ama bu arada dizideki bütün kadın ve erkeklerle düşüp kalkmış ridge ile brooke un aşkını mı istiyorsun. (boku çıkmış aşk oluyor bu da sanırım)
romantik komedilerdeki gibi aşk istiyorum deme sakın. sözlükçü, sen de biliyorsun onlar en mal aşklar. arkadaşların itekleyip dürtüklemesi ile oluşur, veya saçmasapan tesadüflerle biter başlar- off çekilir mi yahu?
bak edebiyat ve sinemanın en büyük aşklarına, uğultulu tepeler, anna karenina, titanic, troy, kızıl ve kara .... hangi biri mutlu bitti ? aşklarını yaşayamadılar bile garibanlar. ölüp gitti birinden biri veya ikisi.
otur kendi aşkını emek vererek yaşa. millet senden ibret alsın da, "ay şu corcuk la sepitip e de maşallah, ne biçim aşıklar ya çok özeniorum" desin.
AH ULAN TRABZON
kimilerinin sevdiği kimilerinin ise sevmediği-sevemediği, bana göre ise aşk gibi bir şehir.
uzun yıllar yaşamadım. burada doğmadım. büyümedim.
eski halini bilmem. altı üstü birkaç yıl kalmışlığım var. şimdi bana birkaç senede mi bu kadar sevdin diyebilirsiniz.
hiç duraksamadan evet diyebilirim. bir şehrin ne kadar gri olduğu birazda bize bağlı değil midir?
yolları, sokakları, caddeleri, gidilecek görülecek yerleri midir hep bir şehri güzel yada çirkin yapan?
yaşanmışlıkların hiç mi önemi yoktur. bunun içindir sanırım bu şehri bu kadar sevmem. başka bir şehirle kıyaslamam kıyaslayamam.
benim en güzel, en muhteşem, en kötü ve en boktan anılarımı saklar her bir taşında. ona haksızlık edemem.
bunun içindir ki bir başka şehre yerleştiğimde pinhani'yi dinlerken alakasız bir şekilde aklıma gelişi.
*sen bir dost gibi, kardeş gibi özlenen sevgili..
uzun yıllar yaşamadım. burada doğmadım. büyümedim.
eski halini bilmem. altı üstü birkaç yıl kalmışlığım var. şimdi bana birkaç senede mi bu kadar sevdin diyebilirsiniz.
hiç duraksamadan evet diyebilirim. bir şehrin ne kadar gri olduğu birazda bize bağlı değil midir?
yolları, sokakları, caddeleri, gidilecek görülecek yerleri midir hep bir şehri güzel yada çirkin yapan?
yaşanmışlıkların hiç mi önemi yoktur. bunun içindir sanırım bu şehri bu kadar sevmem. başka bir şehirle kıyaslamam kıyaslayamam.
benim en güzel, en muhteşem, en kötü ve en boktan anılarımı saklar her bir taşında. ona haksızlık edemem.
bunun içindir ki bir başka şehre yerleştiğimde pinhani'yi dinlerken alakasız bir şekilde aklıma gelişi.
*sen bir dost gibi, kardeş gibi özlenen sevgili..
30 Kasım 2009 Pazartesi
Sevgili Günlük;
Ne kadar çok ara muhabbete maruz kaldım biliyo musun günlük. Oysa ben onun da benim de bu hikayede ara muhabbetlere maruz kalmayacağımızı düşünmüştüm. Yaren de hiç bişey sölemiyo. Bari sen konuş be günlük. Allah belanı versin lan günlük bişiler söylesene!
25 Kasım 2009 Çarşamba
24 Kasım 2009 Salı
BİTTİ HİKAYE...!
Evet bitmeli dedik ve bitmese bile bitirdik.Çünkü sadece seyrettim ben bu hikayeyi.Görsün istedim gerçeği ama hep bahaneydi insanlar onun için..Asıl gerçek olan bişi hissetmemekti ve kırılmamam, küsmemem için belki de söylenmedi bana.Bense bu arada hep salağı oynadım.Hikayeyi geleceğe bağlayıp bugünde tıkayan o basit şeylerden kurtulur diye.Yoktu bende o basit şeyler zati o yüzden benim adım ercandı. Bekledim yazmasını, oynamasını,gelmesini, hemen gitmesini... Hiçbişi sölemedim de yapmadım da... ama artık yeter haklarımızı kullandık.Hiç küstürmek istemedi belki beni kendine ama hayata,insanlara küstürdü..İnsanların yüzüne bakmaya bile tahammülüm kalmamışken kendime küsme aşamasına geldim.Ama bunu yapmayacağım.Çok üzgünüm ama sevdam bunu kendime yapmayacağım...Bugünde aradığın şeyler bende yok, ve senin de artık kendini kandırmana gerek yok gelmeyi istediğin de kendine sölediğin bi yalan aslında... Şimdi bnm yüzümden engelleme kendi hayatını ve git.En zor söleyeceğim şey belki de bu ama fikrin değişse bile bundan sonra "gelme!". Git başka adamlarda ara bugününü ama yarınlarında beni sakın arama, sen geleceği hayal etmeye devam et! benim bugünümü kurtarmam lazım en azından ailem için... Üzgünüm sana olan sevdamı kaldırmak istemezdim rafa, hayat beni yormayı da beceremedi ama küsersem kendime devam edemem tekrar..Yapacağım şeyler için de bana kızma bundan sonra,kendine iyi bak...
P.S.: En güzeli senle ilgili,benim hikayeme katlanışındı,çok teşekkür eder, gözlerinden öperim...Bu arada weysel'in hikayesi yazılacak ve saklanacak DENİZLİ'de...
P.S.: En güzeli senle ilgili,benim hikayeme katlanışındı,çok teşekkür eder, gözlerinden öperim...Bu arada weysel'in hikayesi yazılacak ve saklanacak DENİZLİ'de...
23 Kasım 2009 Pazartesi
afedersin sevgili...!
evlenmekten vazgeçen sevgilinin, sevgiliye içinden hıçkıra hıçkıra haykırdığı seslenişidir.
bir mektup örneği vermek gerekirse;
"...afedersin sevgilim,
seneler önceden şimdiye dek tek dileğim sonsuza kadar seninle olmaktı, hayallerimdeki resimlerde daima mutluyduk, çünkü ressam bendim! ve ne yazık ki anca anladım ressamın ben, kendim, bizzat olduğumu.
ve şimdi farklı model denemeleri yapmaya karar verdim..."
bilir kişi notu: uzun uzun yazacaktım ama birden şunu da anladım ki kısa kesmek her zaman en doğrusudur!
bir mektup örneği vermek gerekirse;
"...afedersin sevgilim,
seneler önceden şimdiye dek tek dileğim sonsuza kadar seninle olmaktı, hayallerimdeki resimlerde daima mutluyduk, çünkü ressam bendim! ve ne yazık ki anca anladım ressamın ben, kendim, bizzat olduğumu.
ve şimdi farklı model denemeleri yapmaya karar verdim..."
bilir kişi notu: uzun uzun yazacaktım ama birden şunu da anladım ki kısa kesmek her zaman en doğrusudur!
İzmir
Enteresan bi şehir.Tam emeklilere göre diyor herkes.Ne yani hayattan bıkmış,usanmış olarak kaçanların memeleketi mi burası? Bi hikayem var benim bu aralar ne başı belli ne sonu.Başrol oyuncusu bile bi gidip bi gelio bu hikayede.Sanki bazen çok yakında bazen ulaşamayacağın kadar uzakta...Mutluluk gibi aynı(sağol çilek :) ) Ama başı da sonu da olmasa bile bu hikaye izmirden dışarı çıkmamalı artık.Burası bir kaçış şehri oldu artık...
19 Kasım 2009 Perşembe
18 Kasım 2009 Çarşamba
seni özledim
"sen duyduğum en güzel cümlenin en güzel öznesi
tanrının unuttuğu bu kentte
cennetten düşen bir manzara gibi"
konuştuğum herkes seni anlatsın istedim, nası gittiğim heryerde varsan.konu hep sen ol! biliyim nerdesin neler yapıosun. kimse anlatmadı. onlar susunca ben küstüm.. tanrının unuttuğu kent ve ben, tanrının unuttuğu ben ve kent, oturup bekledik.
özledim seni
"söyleyecek çok sözüm vardı
hepsi yarım kaldı
neler ummuştum hayattan
elimde ne kaldı"
bi zamanlar anlatıcak ne çok şeyim vardı, hiç susmazdım, sen gülerek bakardın hep o zaman anlardım. dururdum, şakalaşır gibi. şimdi susuyorum, zaten konuşucak kimsem de kalmadı, bi uzaklık var dünyayla aramda. bomboşum, bildiğin boş işte.
"kırılan kalbim miydi yoksa
karnımdaki bu sancıyla
küflenmiş ruhum unutmadı
unutmadı seni hala"
hala unutmaktan bahsedebiliyorum ama bak! umut kırıntısı bile denmeyecek bişey içimde var, evet. her hücrem yenilendiğinde unutmuş olucam diyorum ama... kalakaldım seninle..
özledim seni
tanrının unuttuğu bu kentte
cennetten düşen bir manzara gibi"
konuştuğum herkes seni anlatsın istedim, nası gittiğim heryerde varsan.konu hep sen ol! biliyim nerdesin neler yapıosun. kimse anlatmadı. onlar susunca ben küstüm.. tanrının unuttuğu kent ve ben, tanrının unuttuğu ben ve kent, oturup bekledik.
özledim seni
"söyleyecek çok sözüm vardı
hepsi yarım kaldı
neler ummuştum hayattan
elimde ne kaldı"
bi zamanlar anlatıcak ne çok şeyim vardı, hiç susmazdım, sen gülerek bakardın hep o zaman anlardım. dururdum, şakalaşır gibi. şimdi susuyorum, zaten konuşucak kimsem de kalmadı, bi uzaklık var dünyayla aramda. bomboşum, bildiğin boş işte.
"kırılan kalbim miydi yoksa
karnımdaki bu sancıyla
küflenmiş ruhum unutmadı
unutmadı seni hala"
hala unutmaktan bahsedebiliyorum ama bak! umut kırıntısı bile denmeyecek bişey içimde var, evet. her hücrem yenilendiğinde unutmuş olucam diyorum ama... kalakaldım seninle..
özledim seni
hala aşksın sen
hala aşksın sen, ama sadece şarkılarda
sırılsıklam bir özlemdi gözlerimden akan
damla damla bir ümitle içimde oyalanan
dokunmanın coşkusuyla taştı boşaldı birden
saklanamaz bir haykırışla kurtuldu esaretten
evet sendin beklenen
evet sendin özlenen
eksikliği gözlenen
yokluğunda özlenen
asabiydim ondandı
hep mutsuzdum ondandı
yıllar yılı saklandı
gözyaşıyla kutlandı
gidişin de çok ani oldu ya gelişin gibi
işin doğrusu varlığına alışmaktan daha zor oldu
yokluğuna alışmak
ha, alıştım mı? - bilmiyorum
ama mecbur olduğumu biliyorum
boşver, coşkusu da çok güzeldi varlığının
yokluğunun acısı da hiç fena değildi hani
soranlara neden böyleyim bilmediğimi söyledim
yalandı bu sensizlikti, keyifsizlik sebebim
gelişinle eksik parçam bir anda tamamlandı
sen de gördün ya o an sevinçten nasıl da ağlandı
evet sendin beklenen
evet sendin özlenen
eksikliği gözlenen
yokluğunda özlenen
asabiydim ondandı
hep mutsuzdum ondandı
yıllar yılı saklandı
gözyaşıyla kutlandı
sırılsıklam bir özlemdi gözlerimden akan
damla damla bir ümitle içimde oyalanan
dokunmanın coşkusuyla taştı boşaldı birden
saklanamaz bir haykırışla kurtuldu esaretten
evet sendin beklenen
evet sendin özlenen
eksikliği gözlenen
yokluğunda özlenen
asabiydim ondandı
hep mutsuzdum ondandı
yıllar yılı saklandı
gözyaşıyla kutlandı
gidişin de çok ani oldu ya gelişin gibi
işin doğrusu varlığına alışmaktan daha zor oldu
yokluğuna alışmak
ha, alıştım mı? - bilmiyorum
ama mecbur olduğumu biliyorum
boşver, coşkusu da çok güzeldi varlığının
yokluğunun acısı da hiç fena değildi hani
soranlara neden böyleyim bilmediğimi söyledim
yalandı bu sensizlikti, keyifsizlik sebebim
gelişinle eksik parçam bir anda tamamlandı
sen de gördün ya o an sevinçten nasıl da ağlandı
evet sendin beklenen
evet sendin özlenen
eksikliği gözlenen
yokluğunda özlenen
asabiydim ondandı
hep mutsuzdum ondandı
yıllar yılı saklandı
gözyaşıyla kutlandı
senden sonra
başkasının gördüğü kayan yıldızlardan dilenen dilekler dört ay sürüyormuş sadece, onu öğrendim ben. sözleri yazılmayan her şarkı iz bırakmadan geçip gidiyormuş ilk ağlama kriziyle. şarkılar hala dinlenemiyormuş, az geçsin zaman diye beklenmeliymiş sabırla.
şehirler paylaşılmalıymış senden sonra. o şehir senin, bu şehre dair tüm haklar benim olmalıymış, anıların vekaleti tek kişiye verilmeliymiş, ve diğeri tek bir söz söyleyememeliymiş ona dair. gerekmedikçe konuşulmamalıymış eski zamanlardan ve yerli yersiz gölgen geçtiğinde gözümün önünden ağlamamalıymış insan.
üzerine düşülmemeli, üzerine düşünülmemeliymiş hiç
senden sonra kafayı kaldırıp gökyüzüne bakmakmış yapabilecek en anlamlı şey, ve kayan bir yıldızla göz göze gelip bir söz daha almakmış ondan.
şehirler paylaşılmalıymış senden sonra. o şehir senin, bu şehre dair tüm haklar benim olmalıymış, anıların vekaleti tek kişiye verilmeliymiş, ve diğeri tek bir söz söyleyememeliymiş ona dair. gerekmedikçe konuşulmamalıymış eski zamanlardan ve yerli yersiz gölgen geçtiğinde gözümün önünden ağlamamalıymış insan.
üzerine düşülmemeli, üzerine düşünülmemeliymiş hiç
senden sonra kafayı kaldırıp gökyüzüne bakmakmış yapabilecek en anlamlı şey, ve kayan bir yıldızla göz göze gelip bir söz daha almakmış ondan.
17 Kasım 2009 Salı
Bak İçime Gör Beni
üflediler söndüm
karanlikta gördüm
hiç bilmezdim ama
derindeymiş pek derdim
bak içime gör beni
tut elimden yak beni
istemezsen bu aşkı
otur baştan yaz beni
aklım nasıl şaşkın
sevdam deli taşkın
sen görmezsin ama
narindayim ben aşkın
bak içime gör beni
tut elimden yak beni
istemezsen bu aşkı
otur baştan yaz beni
karanlikta gördüm
hiç bilmezdim ama
derindeymiş pek derdim
bak içime gör beni
tut elimden yak beni
istemezsen bu aşkı
otur baştan yaz beni
aklım nasıl şaşkın
sevdam deli taşkın
sen görmezsin ama
narindayim ben aşkın
bak içime gör beni
tut elimden yak beni
istemezsen bu aşkı
otur baştan yaz beni
16 Kasım 2009 Pazartesi
tanıyorum böyle birini
bazıları acılarını saklayamaz,
gün gibi ortadadır, aşikardır çektikleri; muamma değildir.
bilirler, karanlıklarını kimseler aklayamaz,
göz altı torbaları uykusuzluklarından değildir.
böyle bir çocuk tanıyorum,
sermiş meydana tüm çektiklerini.
tanıyorum ağlamasını, serzenişini tanıyorum:
"ben biçemem, kaderin ektiklerini"
çokları acılarından beslenir,
çokları sefaletinden.
hayatları, bitmez bir melankolidir.
kan yerine, gözyaşı kanar etlerinden..
siz de görmüşsünüzdür sokaklarda,
gözleri buğulu, başları eğik gezerler.
durup, dinmeyen dev dalgalarda,
boğulma ümidiyle yüzerler.
böyle bir çocuk tanıyorum ben de,
kendinden beklenmeyecek sabrı
ve kendinden beklenmeyecek incecik bedeninde,
başkalarından ödünç aldığı tavrı
ve bükük boynuyla gezerdi.
teselli edemedim onu hiçbir zaman.
bilmem acaba bunu bekler miydi.
bana sorsanız küçük yaşında bir roman
kendisine göre alelade kısa hikayeydi.
siz de bilirsiniz böylelerini,
kaybetmeyi çoktan göze almışlardır.
tutamazsınız ki ellerini,
elleri küçüklüklerinde kalakalmıştır..
ne diyeyim ki sana küçük çocuk,
sen ki satmışsın üç otuz paraya gülücüklerini,
"kader" dediğin hayal ürünü hırsız,
çalmış bez bebeklerini.
ağlama demeyeceğim sana,
sanırım yaşadığımız şu an;
ağlamak daha doğru geliyor insana..
yalnız sana yakışan bir ricam var;
ne olur,
benim için de ağlasana.
daha önce milyonlarca kez gülmeseydim,
ben de seninle hayata sövebilirdim.
göz yaşların bu kadar güzel olmasaydı,
inan, sen ağlarken, ben ölebilirdim.
gün gibi ortadadır, aşikardır çektikleri; muamma değildir.
bilirler, karanlıklarını kimseler aklayamaz,
göz altı torbaları uykusuzluklarından değildir.
böyle bir çocuk tanıyorum,
sermiş meydana tüm çektiklerini.
tanıyorum ağlamasını, serzenişini tanıyorum:
"ben biçemem, kaderin ektiklerini"
çokları acılarından beslenir,
çokları sefaletinden.
hayatları, bitmez bir melankolidir.
kan yerine, gözyaşı kanar etlerinden..
siz de görmüşsünüzdür sokaklarda,
gözleri buğulu, başları eğik gezerler.
durup, dinmeyen dev dalgalarda,
boğulma ümidiyle yüzerler.
böyle bir çocuk tanıyorum ben de,
kendinden beklenmeyecek sabrı
ve kendinden beklenmeyecek incecik bedeninde,
başkalarından ödünç aldığı tavrı
ve bükük boynuyla gezerdi.
teselli edemedim onu hiçbir zaman.
bilmem acaba bunu bekler miydi.
bana sorsanız küçük yaşında bir roman
kendisine göre alelade kısa hikayeydi.
siz de bilirsiniz böylelerini,
kaybetmeyi çoktan göze almışlardır.
tutamazsınız ki ellerini,
elleri küçüklüklerinde kalakalmıştır..
ne diyeyim ki sana küçük çocuk,
sen ki satmışsın üç otuz paraya gülücüklerini,
"kader" dediğin hayal ürünü hırsız,
çalmış bez bebeklerini.
ağlama demeyeceğim sana,
sanırım yaşadığımız şu an;
ağlamak daha doğru geliyor insana..
yalnız sana yakışan bir ricam var;
ne olur,
benim için de ağlasana.
daha önce milyonlarca kez gülmeseydim,
ben de seninle hayata sövebilirdim.
göz yaşların bu kadar güzel olmasaydı,
inan, sen ağlarken, ben ölebilirdim.
Ahmet KAyA
Ahmet Kaya 9 yıl önce 16 Kasım’da Paris’te hayatını kaybetti. Peki ne için “kovmuştuk” onu hatırlıyor musunuz? Ajda Pekkan’ın şu anda yaptığı için alkış aldığı şeyi yapacağını söylediği için…
Kürt açılımına destek vermek için başbakanı aramak. Sahnede Kürtçe şarkı söylemek. Güneydoğu’da konserler vermek. Bunlar şimdi olabiliyor. Elbette takdir ediyorum. Ama dilimin ucuna geliyor. Söylemeden de edemiyorum. Geç kaldınız…
Başbakanın “mozyiğimizdir” diye açıkladığı listede Ahmet Kaya adını görünce düşündüm ilk bunu.
Moda olmadan, trend olmadan, herkes bunları yazıp çizmeye başlamadan, açılım devletin resmi politikası olmadan sesimizi yükseltseydik keşke.
Ahmet Kaya Paris’te sürgünde öldüğünde onun için iki çift laf etseydik. Keşke şimdi açıklayanlar o zaman açıklasaydı mozayiği.
***
Sessiz kaldık. O gece çatal bıçak atanların önünde duracaktık. Önce ifade özgürlüğü için….
Bakın ben acayip bir Ahmet Kaya hayranı falan değilim. Yaptığı her şeyi, söylediği her sözü destekleyecek de değilim körü körüne. Ama kimse sarfettiği bir cümleden dolayı bu muameleye layık görülmemeli. PKK’ya yataklık ediyor diye suçlanıp sürgüne gitmeye zorlanmamalı.
Kimse “kendi bildiği şekilde” seviyor diye memleketini terk etmek zotunda kalmamalı.
Benim içimde yaradır bu. İnsan olarak alınıyorum. Ona yapılan hepimize yapılmış gibi geliyor bana. O “Kürtçe şarkı söyleyeceğim” dedi. Sizin cümleniz farklı olabilir. Moda olmayan, trend olmayan bir şey olabilir. Bundan 10 yıl sonra herkesin alkışlayacağı bir şey de olabilir. İçeriğinden bağımsız söylüyorum ben bunu. Cümleyle sürgün olmamalı.
Sana mı dert mi oldu diyeceksiniz. Evet dert oldu. O zamandan beri dert oldu. Acısı çıkmıyor.
***
Size bir olay anlatayım. Ege’de zeytinin memleketi olan şahane kıyı kasabalardan birindeyim. 90’ların başı ve Güneydoğu’da kan gövdeyi götürüyor.
Bir bar var. Ben o barda müzisyenim. O barda çalışan bir barmenimiz var. Adı Sezgin olsun. O Sezgin bıçkın bir delikanlı. İri yarı, deli, aklı fikri vücut yapmakta, ona buna ayar çekmekte, delikanlılığın raconunu yazmakta falan… Aynı zamanda da badigart. Barda asayişi sağlıyor.
Öte yandan kurt işaretiyle özdeş güzide partimizin de hararetli heyecanlı bir mensubu. Gençlik kollarında çalışıyor, bol bol kafa tokuşturuyor…
Bu Sezgin komando imiş askerde, yeni dönmüş. Her gece kaç terörist öldürdüğünü anlatıyor böbürlenerek. Patlayan bombalar, basılan mermiler…
Nasıl uyuz oluyorum, nasıl nefret ediyorum ondan bildiğiniz gibi değil. Şeytan diyor vur kafasına şu şişenin dibini oracıkta düşüp kalsın bu canavar. Ama yok öyle bir şey tabii. Karşımda iki metre boyunda bir komando var. Elimi kaldırana kadar boynumu kırar. Sezgin böyle.
Sezgin’i bir gece sabah dörtte gördüm. Uyku tutmadı, o güzelim sahilde yürürken müzik sesine doğru yöneldim bardan gelen. Arka kapıdan girdim. Baktım ışık yanıyor. Barda tek başına sırtı dönük Sezgin. Önünde bir kadeh rakı. Fonda bangır bangır Ahmet Kaya var. “Ne oluyor Sezgin hayrola” dedim…
Sezgin, hüngür hüngür ağlıyordu. Göz göze geldik. Bana “abi” diye hitap etmeye başladı. Anlatmaya başladı askerde yaşadığı travmayı… Bütün insani yanını bastırmıştı kimbilir ne kadar zaman. Şimdi Ahmet Kaya kilidi açmış, şifreyi çözmüştü. Bütün yaşadıkları gözünün önünden geçiyor, Sezgin karşımda hüngür hüngür ağlıyordu. Meğer gündüz böbürlene böbürlene anlatırken dünyaya bütün hikayesini, akşamları kendi kendine Ahmet Kaya dinleyip ağlıyormuş Sezgin.
“Saçlarına yıldız düşmüş…” diyen Ahmet Kaya’nın sesiyle kafama kazınan bu tabloyu hiç unutmam. Çok acayip bir sahne, değil mi?
Bu olaydan iki şey öğrendim. Bir; kimsenin göründüğü gibi olmadığını.
İki; Ahmet Kaya’nın bu ülkenin temel taşlarından biri olduğunu.
Evet mozaikten bahsedeceksek o da var listede elbet. Ama yine de düşünmeden edemiyorum. Geç kaldınız, geç…
Kürt açılımına destek vermek için başbakanı aramak. Sahnede Kürtçe şarkı söylemek. Güneydoğu’da konserler vermek. Bunlar şimdi olabiliyor. Elbette takdir ediyorum. Ama dilimin ucuna geliyor. Söylemeden de edemiyorum. Geç kaldınız…
Başbakanın “mozyiğimizdir” diye açıkladığı listede Ahmet Kaya adını görünce düşündüm ilk bunu.
Moda olmadan, trend olmadan, herkes bunları yazıp çizmeye başlamadan, açılım devletin resmi politikası olmadan sesimizi yükseltseydik keşke.
Ahmet Kaya Paris’te sürgünde öldüğünde onun için iki çift laf etseydik. Keşke şimdi açıklayanlar o zaman açıklasaydı mozayiği.
***
Sessiz kaldık. O gece çatal bıçak atanların önünde duracaktık. Önce ifade özgürlüğü için….
Bakın ben acayip bir Ahmet Kaya hayranı falan değilim. Yaptığı her şeyi, söylediği her sözü destekleyecek de değilim körü körüne. Ama kimse sarfettiği bir cümleden dolayı bu muameleye layık görülmemeli. PKK’ya yataklık ediyor diye suçlanıp sürgüne gitmeye zorlanmamalı.
Kimse “kendi bildiği şekilde” seviyor diye memleketini terk etmek zotunda kalmamalı.
Benim içimde yaradır bu. İnsan olarak alınıyorum. Ona yapılan hepimize yapılmış gibi geliyor bana. O “Kürtçe şarkı söyleyeceğim” dedi. Sizin cümleniz farklı olabilir. Moda olmayan, trend olmayan bir şey olabilir. Bundan 10 yıl sonra herkesin alkışlayacağı bir şey de olabilir. İçeriğinden bağımsız söylüyorum ben bunu. Cümleyle sürgün olmamalı.
Sana mı dert mi oldu diyeceksiniz. Evet dert oldu. O zamandan beri dert oldu. Acısı çıkmıyor.
***
Size bir olay anlatayım. Ege’de zeytinin memleketi olan şahane kıyı kasabalardan birindeyim. 90’ların başı ve Güneydoğu’da kan gövdeyi götürüyor.
Bir bar var. Ben o barda müzisyenim. O barda çalışan bir barmenimiz var. Adı Sezgin olsun. O Sezgin bıçkın bir delikanlı. İri yarı, deli, aklı fikri vücut yapmakta, ona buna ayar çekmekte, delikanlılığın raconunu yazmakta falan… Aynı zamanda da badigart. Barda asayişi sağlıyor.
Öte yandan kurt işaretiyle özdeş güzide partimizin de hararetli heyecanlı bir mensubu. Gençlik kollarında çalışıyor, bol bol kafa tokuşturuyor…
Bu Sezgin komando imiş askerde, yeni dönmüş. Her gece kaç terörist öldürdüğünü anlatıyor böbürlenerek. Patlayan bombalar, basılan mermiler…
Nasıl uyuz oluyorum, nasıl nefret ediyorum ondan bildiğiniz gibi değil. Şeytan diyor vur kafasına şu şişenin dibini oracıkta düşüp kalsın bu canavar. Ama yok öyle bir şey tabii. Karşımda iki metre boyunda bir komando var. Elimi kaldırana kadar boynumu kırar. Sezgin böyle.
Sezgin’i bir gece sabah dörtte gördüm. Uyku tutmadı, o güzelim sahilde yürürken müzik sesine doğru yöneldim bardan gelen. Arka kapıdan girdim. Baktım ışık yanıyor. Barda tek başına sırtı dönük Sezgin. Önünde bir kadeh rakı. Fonda bangır bangır Ahmet Kaya var. “Ne oluyor Sezgin hayrola” dedim…
Sezgin, hüngür hüngür ağlıyordu. Göz göze geldik. Bana “abi” diye hitap etmeye başladı. Anlatmaya başladı askerde yaşadığı travmayı… Bütün insani yanını bastırmıştı kimbilir ne kadar zaman. Şimdi Ahmet Kaya kilidi açmış, şifreyi çözmüştü. Bütün yaşadıkları gözünün önünden geçiyor, Sezgin karşımda hüngür hüngür ağlıyordu. Meğer gündüz böbürlene böbürlene anlatırken dünyaya bütün hikayesini, akşamları kendi kendine Ahmet Kaya dinleyip ağlıyormuş Sezgin.
“Saçlarına yıldız düşmüş…” diyen Ahmet Kaya’nın sesiyle kafama kazınan bu tabloyu hiç unutmam. Çok acayip bir sahne, değil mi?
Bu olaydan iki şey öğrendim. Bir; kimsenin göründüğü gibi olmadığını.
İki; Ahmet Kaya’nın bu ülkenin temel taşlarından biri olduğunu.
Evet mozaikten bahsedeceksek o da var listede elbet. Ama yine de düşünmeden edemiyorum. Geç kaldınız, geç…
15 Kasım 2009 Pazar
minimal hikaye
aslında yağmurda yürümek pek adetim değil. hele ki öyle bir havada kalkıp da sahile imkanı yok inmezdim. yok yok, severim aslında o mizanseni ama ne bileyim üşenirim fazlaca... ama işte çıkmışım o gün, yürüdüm bolca. koca koca teknelerin dansını en ön sıradan izleyen denizin içi mi daha bulanıktı benimki bilmeden yürüdüm iskeleye doğru, ilerde tek başına oturan silüetin yanına. oturdum yanına, tanımam etmem… sigara paketi vardı elimde, gözleriyle isteyince verdim bir tane, bir sigaralık ateşi rüşvet alarak. yüzüne baktım, gülümsemedi ama güldü içi, anladım. güneşin altında bedava solaryuma maruz kalmış; yüzünde oluşan ağaçsız vadiler yüreğindekilerin habercisi; hayat ezse de hala vakur durabilen enteresan biriydi. yaşı yirmi iki ancak vardı ama akla karayı seçmeye uğraşıyordu gür saçları...
"işsizim." dedi birden, "param yok. açlıktan ağzım kokar bazen... kendime en son üst baş ne zaman aldım hatırlamam. kiramı babam öder. annem? yok. ben çocukken gitmiş evden. üniversiteyi akrabalarımın desteğiyle bitirdim. iş aradım, aramadım değil... var aslında iş, (gülerek) çoook! tabii bedava çalışırsan... ama bedava yemek veren yok ki bana? eh, bedava ısınamıyorum evde... bedava üst baş vereni geçtim, bedava aşık olan bile yok artık dünyada. var mı ki? yok, yok tabii.. herkes bir şey ister hayatta senden... öyle değil mi? paranı, canını ve hatta aşkının karşılığını ister. koşulsuz, taksitsiz, kefilsiz hayat yok! zaten kim kefil olur ki bana?? işsizim. param yok. açlıktan ağzım kokar bazen..."
kendini böylesine çıplak anlatması, kaçacak bir yeri olmadığı için miydi; yoksa gerçekten fazla yalın, abartısız, olduğu gibi gelen, geldiği gibi olan biri miydi asla bilemedim.
"işsizim." dedi birden, "param yok. açlıktan ağzım kokar bazen... kendime en son üst baş ne zaman aldım hatırlamam. kiramı babam öder. annem? yok. ben çocukken gitmiş evden. üniversiteyi akrabalarımın desteğiyle bitirdim. iş aradım, aramadım değil... var aslında iş, (gülerek) çoook! tabii bedava çalışırsan... ama bedava yemek veren yok ki bana? eh, bedava ısınamıyorum evde... bedava üst baş vereni geçtim, bedava aşık olan bile yok artık dünyada. var mı ki? yok, yok tabii.. herkes bir şey ister hayatta senden... öyle değil mi? paranı, canını ve hatta aşkının karşılığını ister. koşulsuz, taksitsiz, kefilsiz hayat yok! zaten kim kefil olur ki bana?? işsizim. param yok. açlıktan ağzım kokar bazen..."
kendini böylesine çıplak anlatması, kaçacak bir yeri olmadığı için miydi; yoksa gerçekten fazla yalın, abartısız, olduğu gibi gelen, geldiği gibi olan biri miydi asla bilemedim.
acı
üniversite yılları gibi, hayatın en bohem döneminde yaşanırsa (ki genelde bu zamanlar yaşanır), tadından yenmez. mr. spock olma yolunda giden adamı bir anda ahmet telli'ye yöneltir, besteler yaptırır, salya sümük ağlatır. geriye dönüp baktığında insan, "vay anasını bunları ben mi yazdım lan" diyebilir. aşk acısı gözyaşı, gurur ve zaman kaybettirirken, bir yandan da meyvelerini verir. hiç olmadı süper arkadaşlıklara vesile olur. leş gibi kalabalik bir kantinde, gürültüden kendi konustuğunu duyamayan, sigara dumanından önünü goremeyen aşık vatandaş tek bir noktaya kitlenir, o noktayı sonuna kadar görür, onu sonuna kadar duyar. aşk acısı, herkesin hayatında yaşaması gereken, en tatlı acıdır. her şeye rağmendir.
NASILSIN
-nasılsın?
-rahatsızım, piskopatım, sosyopatım yalanın ve yalancının karşısında ateşle barutun yanında fıçıdayım önümde insan gölgesi rahasız edilmek istemeyenlerdenim. iki elimle dudaklarımı bastırdığım için suskunum. sevmişim, vazgeçmişim, kendimden geçip yolu yarılamışım üşenmişim geri dönmüşüm. nasılsın diye soran insanlara susamış nasılsınsızım.
-rahatsızım, piskopatım, sosyopatım yalanın ve yalancının karşısında ateşle barutun yanında fıçıdayım önümde insan gölgesi rahasız edilmek istemeyenlerdenim. iki elimle dudaklarımı bastırdığım için suskunum. sevmişim, vazgeçmişim, kendimden geçip yolu yarılamışım üşenmişim geri dönmüşüm. nasılsın diye soran insanlara susamış nasılsınsızım.
birazdan kudurur deniz
birazdan kudurur deniz
birazdan dalgaların sırtından
üst üste fışkıran rüzgarlar
bir intikam gibi saldırınca üstüne.
yüzüne şarkılar çarpar, yüzüne şiirler çarpar, ağlarsın
sen artık, sen artık buralarda duramazsın.
"artık sazın bağrı mı olur
kimsenin bilmediği bir ağrı mı
gider kendine gömülürsün
yoksa bu şehir bu sokaklar
seni alır kullanır seni alır kullanır
santim santim çürürsün."
bazen bir uçurum kalır
bazen de martıların ardından
velvele koparan bir leş kalır
bir intihar gibi puşt olunca sevdalar.
sırtını duvara yaslar, sırtını ağaca yaslar susarsın
sen artık hiçbir sözü, hiçbir sözü kaldıramazsın.
"şimdi bir yeni sevda mı olur
kimsenin kapını çalmadığı bir inziva mı
tutar sıfırdan başlarsın
yoksa bu ilişkiler bu zaaflar
seni yiyip bitirir, seni yiyip bitirir
dirhem dirhem azalırsın."
birazdan dalgaların sırtından
üst üste fışkıran rüzgarlar
bir intikam gibi saldırınca üstüne.
yüzüne şarkılar çarpar, yüzüne şiirler çarpar, ağlarsın
sen artık, sen artık buralarda duramazsın.
"artık sazın bağrı mı olur
kimsenin bilmediği bir ağrı mı
gider kendine gömülürsün
yoksa bu şehir bu sokaklar
seni alır kullanır seni alır kullanır
santim santim çürürsün."
bazen bir uçurum kalır
bazen de martıların ardından
velvele koparan bir leş kalır
bir intihar gibi puşt olunca sevdalar.
sırtını duvara yaslar, sırtını ağaca yaslar susarsın
sen artık hiçbir sözü, hiçbir sözü kaldıramazsın.
"şimdi bir yeni sevda mı olur
kimsenin kapını çalmadığı bir inziva mı
tutar sıfırdan başlarsın
yoksa bu ilişkiler bu zaaflar
seni yiyip bitirir, seni yiyip bitirir
dirhem dirhem azalırsın."
14 Kasım 2009 Cumartesi
gitmekle kalmak arasında
Gitmekle kalmak arasında, bir yukarı bir aşağı, bir sağdayım, bir solda.. Elimde eski bir gramofondan kalma küçücük bir parça, onunla ne yapacağımı bilmiyorum, sallayıp duruyorum. Sanıyorum bir gramofon iğnesi bu, plağın yüreğine vurup onu inleten şey bu olsa gerek. Yüreğime vurup beni inleten şeyin varlığını sorguluyorum, bir yukarı bir aşağı, bir soldayım bir sağda..
Küçücük bir evim var, kocaman pencereli. Tek başımayım bu evde, yalnız. Bir mavi leğenim var, plastik; çamaşırlarımı yıkamak için kullanıyorum. Bir ufak yatağım var, üstünde bahar renkli bir çarşaf, bir yastık bir yorgan. Altında iki çekmecesiyle bir dolabım var, çekmecelerde çoraplarım filan, dolaptaysa iki pantolon iki gömlek, bir de nerden baksan on yıllık rengi atmış bir ceket var. Tabii bir de masa var, üstünde karnımı doyurduğum, üstünde zihnimi kustuğum, üstünde ağladığım, üstüne dünyamı koyduğum bir masa. Bir de dört duvar..
Gitmekle kalmak arasındayım, gidersem nereye gideceğimi, kalırsam ne yapıp ne edeceğimi bilmiyorum. Küçücük evimde (daha önce bir kez bile çalınmamasına rağmen) kapının çalınmasını bekliyorum. O gelecek, zile basacak, “gitme” diyecek, sarılacak, sonra ağlayacağız ikimiz.. Sonra yatağıma oturacağız, sonra susacağız beş on dakika, sonra yeniden sarılacağız, sonra yine ağlayacağız, sonra ben masama geçeceğim, ben ağlayacağım, o gelecek, saçımı okşayacak, “gitme” diyecek, “kal” diyecek, “seni seviyorum” diyecek, “sensiz ne yaparım” diyecek, saçımı okşayacak, omzuma sarılacak, belli belirsiz öpecek ıslak yanağımdan, sonra susacağım ben, sarılacağım ben de ona kafamı kaldırıp, sonra ikimiz de susacağız, sonra ben de onun ıslak yanaklarını öpeceğim, gitmeyeceğim. Bu eve taşındığımdan beri bir kez bile çalınmadı kapım. Elimdeki gramofon iğnesini nerden buldum bilmiyorum, belki evin eski sakini yaşlı bir bunaktı, bir gramofonu vardı, bir plağı.. hep aynı plağı dinlerdi, bir gün hayata lanet edip fırlattı gramofonu duvara, parçaladı, sonra da canına kıydı. Bilinmez.
Aşk, bir kişinin ikiye bölünmesidir. İki kişilik hayatı tek bir kalbe sığdırmaktır aşk. Aşk iki göze bakıp Kelamullah’tan sonraki en anlamlı kitabı yazmaktır zihinde..ve onu okumaktır. Aşk yalnız kalmaktır, aşk ayrılmaktır, aşk gitmektir, geride kalmaktır. Aşk umutsuzluktur, parçalanmaktır. Aşk gramofonda binlerce kez aynı plağı dinleyip rüyada görülen maşuğun başucunda ölmektir. Aşk bilinmezlerin en bilinmezidir, o kadar gerçektir. Aşk yalınlıktır, yalnızlıktır, hiç çalmayan kapının çalınmasını beklemektir. Bugün benim doğum günüm, gitmekle kalmak arasındayım, bir aşağı bir yukarı, bir sağdayım, bir solda.
Kalbimdeki bu derin yara ne zaman açıldı bilmiyorum, bildiğim şey o açıldıktan sonra her kabuk bağlayışında o kabukları söktüğüm, yeniden kanattığım kalbimi. Acısız yaşamak ne acı. Onu sevdiğim ne kadar gerçek. O ne kadar güzel!.. Peşinden koşmaya değer başka biri yoktur şu dünyada, oysa ben gitmekle kalmak arasındayım, peşinden koşmaksa ne kadar uzak bana.. Koştum da.. Ya çok toydum, ya çok cesur, ya çok umursamaz, ya çok dinç, ya fazla hayalbaz! Koştum peşinden, gözlerini yakaladım gözlerimle, kaçtılar. Ellerine uzandım, tuttum da, çekti hemen. Saçlarını kokladım, uzaklaştı benden. Ruhuna dokundum, bir küstüm çiçeği gibi kapattı yapraklarını. Ne zaman onu sevdiğimi söyleyecek olsam konuşmaya başladı, susmadı. Bunları da sevdim, ve bunlar beni ona daha çok bağladı. Korktum, kaçacak oldum, bağlarımı kesecek oldum kılıçtan keskin, kıldan ince bir kaçışla, beceremedim. Her vuruşta güçlendi bağ, her vuruşta içimdeki yara biraz daha fazla kanadı, her vuruşta bir parça koptu kalbimden, her vuruşta büyüdü yine de kalbim. O kadar büyüdü ki, istediği kadar özgür kalabilirdi o kalbin içinde, istediği kadar uzağa koşabilirdi. Ama hala o kadar küçüktü ki ondan başka kimselere yer yoktu.
Gitmekle kalmak arasındayım, ne zaman arada kalsam uyurum biraz. Ne zaman uyusam onu görürüm rüyamda. Onu ne zaman rüyamda görsem onu ararım. Ne zaman onu arasam, bulamam! Uyumadım, yoksa gelmezdi. Yoksa çalınmazdı kapım.
Kapım çalınmadı, kaldım gitmekle kalmak arasında. Araftaydım. Ne gitmek cennetti, ne kalmak cehennem. Oysa o huriydi sanırım. Gramofonun iğnesi yüreğime battı, penceremde dizili çiçekler yoktu, penceremden gözüken ağaç filan da yoktu. Yine de yeşile boyanır sanmıştım dünyayı, kırmızıya boyandı.
Küçücük bir evim var, kocaman pencereli. Tek başımayım bu evde, yalnız. Bir mavi leğenim var, plastik; çamaşırlarımı yıkamak için kullanıyorum. Bir ufak yatağım var, üstünde bahar renkli bir çarşaf, bir yastık bir yorgan. Altında iki çekmecesiyle bir dolabım var, çekmecelerde çoraplarım filan, dolaptaysa iki pantolon iki gömlek, bir de nerden baksan on yıllık rengi atmış bir ceket var. Tabii bir de masa var, üstünde karnımı doyurduğum, üstünde zihnimi kustuğum, üstünde ağladığım, üstüne dünyamı koyduğum bir masa. Bir de dört duvar..
Gitmekle kalmak arasındayım, gidersem nereye gideceğimi, kalırsam ne yapıp ne edeceğimi bilmiyorum. Küçücük evimde (daha önce bir kez bile çalınmamasına rağmen) kapının çalınmasını bekliyorum. O gelecek, zile basacak, “gitme” diyecek, sarılacak, sonra ağlayacağız ikimiz.. Sonra yatağıma oturacağız, sonra susacağız beş on dakika, sonra yeniden sarılacağız, sonra yine ağlayacağız, sonra ben masama geçeceğim, ben ağlayacağım, o gelecek, saçımı okşayacak, “gitme” diyecek, “kal” diyecek, “seni seviyorum” diyecek, “sensiz ne yaparım” diyecek, saçımı okşayacak, omzuma sarılacak, belli belirsiz öpecek ıslak yanağımdan, sonra susacağım ben, sarılacağım ben de ona kafamı kaldırıp, sonra ikimiz de susacağız, sonra ben de onun ıslak yanaklarını öpeceğim, gitmeyeceğim. Bu eve taşındığımdan beri bir kez bile çalınmadı kapım. Elimdeki gramofon iğnesini nerden buldum bilmiyorum, belki evin eski sakini yaşlı bir bunaktı, bir gramofonu vardı, bir plağı.. hep aynı plağı dinlerdi, bir gün hayata lanet edip fırlattı gramofonu duvara, parçaladı, sonra da canına kıydı. Bilinmez.
Aşk, bir kişinin ikiye bölünmesidir. İki kişilik hayatı tek bir kalbe sığdırmaktır aşk. Aşk iki göze bakıp Kelamullah’tan sonraki en anlamlı kitabı yazmaktır zihinde..ve onu okumaktır. Aşk yalnız kalmaktır, aşk ayrılmaktır, aşk gitmektir, geride kalmaktır. Aşk umutsuzluktur, parçalanmaktır. Aşk gramofonda binlerce kez aynı plağı dinleyip rüyada görülen maşuğun başucunda ölmektir. Aşk bilinmezlerin en bilinmezidir, o kadar gerçektir. Aşk yalınlıktır, yalnızlıktır, hiç çalmayan kapının çalınmasını beklemektir. Bugün benim doğum günüm, gitmekle kalmak arasındayım, bir aşağı bir yukarı, bir sağdayım, bir solda.
Kalbimdeki bu derin yara ne zaman açıldı bilmiyorum, bildiğim şey o açıldıktan sonra her kabuk bağlayışında o kabukları söktüğüm, yeniden kanattığım kalbimi. Acısız yaşamak ne acı. Onu sevdiğim ne kadar gerçek. O ne kadar güzel!.. Peşinden koşmaya değer başka biri yoktur şu dünyada, oysa ben gitmekle kalmak arasındayım, peşinden koşmaksa ne kadar uzak bana.. Koştum da.. Ya çok toydum, ya çok cesur, ya çok umursamaz, ya çok dinç, ya fazla hayalbaz! Koştum peşinden, gözlerini yakaladım gözlerimle, kaçtılar. Ellerine uzandım, tuttum da, çekti hemen. Saçlarını kokladım, uzaklaştı benden. Ruhuna dokundum, bir küstüm çiçeği gibi kapattı yapraklarını. Ne zaman onu sevdiğimi söyleyecek olsam konuşmaya başladı, susmadı. Bunları da sevdim, ve bunlar beni ona daha çok bağladı. Korktum, kaçacak oldum, bağlarımı kesecek oldum kılıçtan keskin, kıldan ince bir kaçışla, beceremedim. Her vuruşta güçlendi bağ, her vuruşta içimdeki yara biraz daha fazla kanadı, her vuruşta bir parça koptu kalbimden, her vuruşta büyüdü yine de kalbim. O kadar büyüdü ki, istediği kadar özgür kalabilirdi o kalbin içinde, istediği kadar uzağa koşabilirdi. Ama hala o kadar küçüktü ki ondan başka kimselere yer yoktu.
Gitmekle kalmak arasındayım, ne zaman arada kalsam uyurum biraz. Ne zaman uyusam onu görürüm rüyamda. Onu ne zaman rüyamda görsem onu ararım. Ne zaman onu arasam, bulamam! Uyumadım, yoksa gelmezdi. Yoksa çalınmazdı kapım.
Kapım çalınmadı, kaldım gitmekle kalmak arasında. Araftaydım. Ne gitmek cennetti, ne kalmak cehennem. Oysa o huriydi sanırım. Gramofonun iğnesi yüreğime battı, penceremde dizili çiçekler yoktu, penceremden gözüken ağaç filan da yoktu. Yine de yeşile boyanır sanmıştım dünyayı, kırmızıya boyandı.
döngü
insanın gizli bir yerinde sevdiceğine yönelik bir umut deposu vardır.. siktiri yedikten 3 dakika sonra siktirin etkisi ne derece inanılmaz olursa olsun; o umut deposu dolmaya başlar.. aradan geçen belli bir arkadaşlık sürecinden sonra o umut deposu maksimuma gelir; ilan ı aşk edersiniz.. siktiri bir daha yersiniz.. umut deposu boşalır; hayatımdan çıkacağına arkadaş kalalım dersiniz, belli bir arkadaşlık sürecinden sonra o umut deposu maksimuma gelir; ilan ı aşk edersiniz.. ve siktiri bir daha yersiniz.. umut deposu boşalır; hayatımdan çıkacağına.......
daha önce aşık olmuş olan birçok insanın başına gelmiştir bu döngü. aşık olunan ile arkadaşsındır. o senin asıl niyetini biliyordur ya da bilmiyordur.. ama niyetinle yüzleştiğinde, yani sevildiğini 1. ağızdan öğrendiğinde eğer cevap olumsuz ise, istemiyorsa, karşısındakini karadelik gibi bu döngüye çeker..
allah'a çok şükür bizzat tecrübe ettim, edene de şahit oldum, gayet donanımlıyım yani bu konuda..
mesela bir arkadaşımın başına gelmişti. kız, arkadaşımın sevgili kişiliğine siktiri çekti, arkadaş kişiliğini istedi, hatta sevgili kişiliğine siktiri öyle bir çekti ki; "sen nasıl olur da bana beni sevdiğini söylersin, arkadaşlığımızı hiç umursamıyor musun! ne biçim insansın sen!" gibi hastalıklı cümlelerle çocuğu azarlayarak, ona fırça çekerek çekti siktiri. hem fırça, hem siktir çekti yani.. çocuğun psikolojisine hitap etti.. sanki aşık olmak büyük bir suçmuş gibi kendini üste çıkardı.. bir ilişkide aşık olan tek taraf varsa, onun ezilmeye mahkum olduğu kuralından yola çıkarsak; çocuk da hep kendini suçladı.. kızdan özür üstüne özür diledi.. "tamam, istediğin gibi arkadaş kalalım ama ne olur çıkma hayatımdan" dedi..
kız lütfedip kabul etti, arkadaş kaldılar.. sonra şu dizeler döküldü gencin klavyesinden kızın mailine;
küçücük gözlerinde umut ararken
koca dünya sanki benim olmuştu
sen o sözleri zalimce yazarken
çocuklar gibi gözlerim dolmuştu....
1. paragraftaki döngünün ilan-ı aşk kısmı, bu şiirin birçok versiyonuyla tekrarlanır; sonuç hüsran olur.. kız, o sözleri zalimce yazmaktan; çocuğun gözleri dolmaktan hiçbir zaman vazgeçmez..
döngüyü "hayatımdan çıkacağına arkadaş kalalım" kısmında kırmak gereklidir...
daha önce aşık olmuş olan birçok insanın başına gelmiştir bu döngü. aşık olunan ile arkadaşsındır. o senin asıl niyetini biliyordur ya da bilmiyordur.. ama niyetinle yüzleştiğinde, yani sevildiğini 1. ağızdan öğrendiğinde eğer cevap olumsuz ise, istemiyorsa, karşısındakini karadelik gibi bu döngüye çeker..
allah'a çok şükür bizzat tecrübe ettim, edene de şahit oldum, gayet donanımlıyım yani bu konuda..
mesela bir arkadaşımın başına gelmişti. kız, arkadaşımın sevgili kişiliğine siktiri çekti, arkadaş kişiliğini istedi, hatta sevgili kişiliğine siktiri öyle bir çekti ki; "sen nasıl olur da bana beni sevdiğini söylersin, arkadaşlığımızı hiç umursamıyor musun! ne biçim insansın sen!" gibi hastalıklı cümlelerle çocuğu azarlayarak, ona fırça çekerek çekti siktiri. hem fırça, hem siktir çekti yani.. çocuğun psikolojisine hitap etti.. sanki aşık olmak büyük bir suçmuş gibi kendini üste çıkardı.. bir ilişkide aşık olan tek taraf varsa, onun ezilmeye mahkum olduğu kuralından yola çıkarsak; çocuk da hep kendini suçladı.. kızdan özür üstüne özür diledi.. "tamam, istediğin gibi arkadaş kalalım ama ne olur çıkma hayatımdan" dedi..
kız lütfedip kabul etti, arkadaş kaldılar.. sonra şu dizeler döküldü gencin klavyesinden kızın mailine;
küçücük gözlerinde umut ararken
koca dünya sanki benim olmuştu
sen o sözleri zalimce yazarken
çocuklar gibi gözlerim dolmuştu....
1. paragraftaki döngünün ilan-ı aşk kısmı, bu şiirin birçok versiyonuyla tekrarlanır; sonuç hüsran olur.. kız, o sözleri zalimce yazmaktan; çocuğun gözleri dolmaktan hiçbir zaman vazgeçmez..
döngüyü "hayatımdan çıkacağına arkadaş kalalım" kısmında kırmak gereklidir...
aşk acı verir
her güzel şeyin mutlaka bir eksiği ya da getirdiği bir zafiyet vardır ki söz konusu şey aşk ise bu da acıdır. maalesef bir taraftan bir taraf mutlaka acı çeker. taraflar birbirlerine acı çektirmek istemiyor olabilir ama çok güçlü duyguların kişileri duygusallaştırdığı ve mantığı izole ettiği de bir gerçektir. yoğun duygular beraberinde mantığı az kullanma, daha hassas olma ve davranma, kolay ödün verme, fedakarlıkta bulanabilme ve taraflardan birinin diğerine karşı daha güçlü duygular hissetmesi gibi özellikleri de peşi sıra getirir. bu durumda hak ettiği davranışları göremeyen kişi umduğunu bulamayacak ve acı çekecektir. karşı tarafta kendisini suçlu hissedecek ve "ben niye onun kadar sevemiyorum, duygularım niye onunki kadar güçlü değil?" diye kendini sorgulamaya başlayıp acının bir tarafına o da bulaşacaktır. aşkın acı vermesi bir de karşılıksız ya da platonik olduğunda veya onunla çok yakın olup, her şeyi beraber yaptığınız halde ve özellikle yanyana olduğunuz zaman ve mekanlarda hissettiklerinizi söyleyememekten ötürü içinizde oluşan sıkıntı hallerinde ortaya çıkmaktadır.
aşk acı vermeye başlamışsa durup düşünmek ve bir adım geriye çekilip ilişkiye şöyle bir bakmak gerekir. durumda düzelme olmazsa son çareye başvurmaktan kaçınılmamalıdır.
aşk acı vermeye başlamışsa durup düşünmek ve bir adım geriye çekilip ilişkiye şöyle bir bakmak gerekir. durumda düzelme olmazsa son çareye başvurmaktan kaçınılmamalıdır.
tüm hakları yalnızlığına ait...!
sonsuz yolculuğuma seni son durak sandım
şarkılardan mirastı aşk: inandım
ararsam bulurum sandım
bulunca durulurum
durulmuyor denizim
gelirsen diner sandığım bu yalnızlık
durulmuyor durulmuyor
kaoslarım girdaplarım labirentlerim
nice nice dertlerim var
içimden şehirler geçiyor
her durakta duruyor
inmiyorsun
seni en sıcak ben öperdim
kim bilir
ama sen bilmiyorsun...!
şarkılardan mirastı aşk: inandım
ararsam bulurum sandım
bulunca durulurum
durulmuyor denizim
gelirsen diner sandığım bu yalnızlık
durulmuyor durulmuyor
kaoslarım girdaplarım labirentlerim
nice nice dertlerim var
içimden şehirler geçiyor
her durakta duruyor
inmiyorsun
seni en sıcak ben öperdim
kim bilir
ama sen bilmiyorsun...!
ahhhh ulan rızaaaa...!
ateştir, harlandığında etrafınızı dumanıyla sarar ve ifadenizin (duruşunuzun) bulanıklaşmasına neden olur.
ve bu duman sizi de öksürtmeye, boğmaya başladığından ne söylediğiniz ya anlaşılmaz, ya da yanlış anlaşılır.
daha da yoğunlaşınca görünmez olursunuz, garip sesler ve hareketler yapan bir yaratık
hissettiklerinizi saklamak istemeniz dumandan korunmak için nefesinizi tutmaya benzer; bir süre sonra renginiz atar, tutamazsınız, tutarsanız yere yığılırsınız.
saklamak istemezseniz feryadınız nara yahut küfür zannedilir.
ve bu duman sizi de öksürtmeye, boğmaya başladığından ne söylediğiniz ya anlaşılmaz, ya da yanlış anlaşılır.
daha da yoğunlaşınca görünmez olursunuz, garip sesler ve hareketler yapan bir yaratık
hissettiklerinizi saklamak istemeniz dumandan korunmak için nefesinizi tutmaya benzer; bir süre sonra renginiz atar, tutamazsınız, tutarsanız yere yığılırsınız.
saklamak istemezseniz feryadınız nara yahut küfür zannedilir.
13 Kasım 2009 Cuma
hayattan ve herşeyden bir anda soğutan şeyler
kendi kendine çok ciddiye aldığın hayallerin boş olma ihtimali/gerçeği ile başbaşa kalmaktan yorulmak ve kendine küfretmek için saklanacak bir delik bulamamak.
farkedildiği üzre "ihtimal" diye bir şey geçiyor. işte bu da benim tekrar tekrar bittiğim ve ama ders alamayacağımı dahi anlayamadığım andır sedat abi.
-lanet olsun!
farkedildiği üzre "ihtimal" diye bir şey geçiyor. işte bu da benim tekrar tekrar bittiğim ve ama ders alamayacağımı dahi anlayamadığım andır sedat abi.
-lanet olsun!
her geçen gün artan ölme isteği
hayatın monotonluğu, her gün tekrar tekrar yapılan aynı şeyler, beklediğin şeylerin gerçekleşmemesi ve bunun sonucunda hayattan bir şey beklememe noktasına gelmek. umutsuzluk sonucu doğan huzursuzluk.. yapılan her şeyin anlamsızlaşması, anlamsızlığı bir şeylere dönüştürme isteği sonucu her geçen gün daha da artan bir dürtü. varlığın ne olması gerektiğinden çok ne olmaması gerektiği üzerine düşünülen uzun zamanlar, yavaş yavaş elini ayağını her şeyden çekmeye çabalamak ve uygun zamanı beklemek, hayatın yıllarca dayattığı zorunluluklardan uzaklaşmak için çabalamak; mutsuzluğu, umutsuzluğu yaşam biçimi haline getirmekten önünü görememek, pes etme noktasına gelmek..
SEVGİLİ
özünde bencildir insan. önce "ben" der, "benim" der çoğu zaman; aşık olana kadar... öyle garip bir şey ki aşk, herkeste farklı arızası ama bir şey ortak: aşık olduğu zaman "sen" demeye başlar insan çünkü benliği önce "seninim" demek ister sevgiliye. "bir tek sevgili, nasıl değiştirir dünyanın gerçeğini!" değil mi?
cehennemi yaşadığında mevsim mevsim, duyguların eskidi sanmana rağmen aynı şiddette acıyabildiğini gördüğünde; kırıla kırıla kırılmayı öğrendiğinde ve yalanla bir ömrü geçiremeyeceğin dank ettiğinde kafana yitirdiğin öznedir sevgili...
cennet bahçenin en güzel yeri, çocukluğunun en neşeli günleri, en maskesiz halinin tek şahididir köpek gibi sevdiğini anladığında... pişmanlık, korku ya da mecburiyetleri bir yana bırakıp, tabuları yıkarak ve belki de kendini aşarak özümsediğin her şeydir artık sevgili...
kendini tanımayıp, merak etmeye başladığın o anlardan birinde baktığın aynada görürsün bunu belki. belki de şarkılar yüzüne vurur bir serçe ürkekliğiyle...
cehennemi yaşadığında mevsim mevsim, duyguların eskidi sanmana rağmen aynı şiddette acıyabildiğini gördüğünde; kırıla kırıla kırılmayı öğrendiğinde ve yalanla bir ömrü geçiremeyeceğin dank ettiğinde kafana yitirdiğin öznedir sevgili...
cennet bahçenin en güzel yeri, çocukluğunun en neşeli günleri, en maskesiz halinin tek şahididir köpek gibi sevdiğini anladığında... pişmanlık, korku ya da mecburiyetleri bir yana bırakıp, tabuları yıkarak ve belki de kendini aşarak özümsediğin her şeydir artık sevgili...
kendini tanımayıp, merak etmeye başladığın o anlardan birinde baktığın aynada görürsün bunu belki. belki de şarkılar yüzüne vurur bir serçe ürkekliğiyle...
12 Kasım 2009 Perşembe
sevdiğini anlamak
bir bakışta anlayamamış, aralarda derelerde vazgeçmekle "o"na koşmak arasında kalmış, bu gel-gitlerle yorulmuş hatta yorulmaktan yorulmuşken, sadece "anla"mak için ne çok çaba sarf ettiğini sorgular hale gelmiş, biraz akışına bırakayım demişken, kendini akışına bile müdahale etmeye çalışırken yakalamışken..bir zaman bir şey görür, bunu sadece "o"nunla paylaşmak istediğini, bir zaman bir şeye güler, "o"nun da gülmesini istediğini fark ettiğini, bir zaman canın sıkılır, omzunda uyuyarak unutmak istediğini görürsün..ve belki çevrende bir dizi de insan vardır bunları paylaşabileceğin.. kimse olmasa ailen vardır mesela ama sana sıradan silüetlerdir onlar..sen "o"nu istersin..bunca zamandır sorguladığının aslında burnunun ucunda durduğuna gülümser daha fazla direnip sorgulamazsın artık..anlamışsındır..
seni de, seni sevdiğimi de sonradan anlamıştım;
sen de, şimdi, gitmiş olduğundan, bu 'anlama'nın da
hiçbir önemi kalmamıştı, artık.
seni de, seni sevdiğimi de sonradan anlamıştım;
sen de, şimdi, gitmiş olduğundan, bu 'anlama'nın da
hiçbir önemi kalmamıştı, artık.
11 Kasım 2009 Çarşamba
BABA
öyle derinki o..hayat felsefesi,hayata katlanışı,herbişeyin altından ustalıkla kalkışı..güçlü insan..
kişiliğini takdir ettiğim insan..derinde bi yerlerde o..çok sık göremesek de birbirimizi,konuşamasak da gözlerime baktığında herşeyi çoktan anladığını görüyorum..beni en iyi o tanıyor aslında..
o rahvan atları anlaşılır kılan sabahlarda
göğsü kasvet sayrılarıyla çarpışıp
delişmen çocuklarını azdırırken dünya
şehrin çarşılarından esen telaş
hıçkırıklarla akşamı karşılayan bir aldanış gibi
babamın incinmiş sesine çökerdi.
yatağına ilk kez akan bir nehrin hırçınlığıyla
karın kapadığı rayları temizleyendi babam.
bir nasihatin başlangıcındaki parmağı hep tehdit,
bütün oğulları kaçgöç,
herkesin yalnız klarnet çalarken duyduğu
kendinin öksüzü ıslak bir adam.
benzemem, diye düşünürken
müsvedde oldum ona.
bütün bozgunlara malik bir adamdı babam
mahzenlerde sakladığım kitaplar kadar müphem.
eski gazetelerle dönerdi akşamları
yani ki posta katarlarının artıkları ..
okuturdu akşamların camlara çarpan geniş sesiyle.
oysa renksiz gazetelerdi çeken bizi
yani yıldız paylaşan üç kardeş
devlet ve babamızdan korurduk kitaplarımızı.
çünkü, sabahına sorardı şehir:
kimdi duvarlara bu kızıl harfleri düşürenler ..
kavmim kadar ümmiydi babam
ya da herkes kadar sis.
dağılır bu kirli yarış,diye düşünürken
yekun oldum ona.
bilmediğim bir rabbin secdesine çağırırken beni
suya inen gözlerin tedirginliği sanırdım onu.
çünkü anlamazdı kimse
raylar boyunca hıçkıran bir adamın
bir boşluğa içinden konuştuğunu maraz gecelerini.
çünkü yalnızlık eski kıbleydi doğu'da
kendimizin kapısını çaldıkça başlayan küfran.
çünkü boşaltılmış köylere umarsızca bakan babam
katarlar boyunca gözyaşı şişelerini görmezdi
o, karın kapadığı rayları temizleyendi sadece
yorulunca klarnet çalan,trenlere.
yürürüm,diye düşünürken
müebbet oldum ona.
gözlerim sarındığım yazlar için ıslakken
onun sefer taslarında kaynamış taşlar,
önünde, gidemediği arasat dağı
solgun takvim yaprakları cebinde ..
her akşam kurulan bir saatti babam.
öldürdüklerin de namazını kılan
acıya vakıf bir adam.
sırtından kayan hırkasını okşarken
bana yeter sanırdım içimdeki haya taşı.
oysa herkes adak,
her şey ses'ti doğu'da.
bu sözle dirilip
bu sözle yaklaşırdım sırtındaki hançere
babasız büyüyen babamın oğulsuzluğuna dokunurdum.
ummam, diye düşünürken
sebep oldum ona.
(yaban olaydım gelirdim merhamet sathına
içimdeki bu fazla yaldızı döker
makas değiştiren trenlerin permilerine sığınarak
uzak çocuklarıyla konuşurken
hep sesi titreyen babamın
ilmini anlardım o zaman:
ey bulanık geçmiş, onun gam oğulları
neden babalarla bu kadar sus çocuklar. )
çırpınan bir saralının, durulduktan sonra
dünyaya fırlattığı o mahzun bakış gibi,
babasına halef olan her çocuğun
bir şerden kopardığı parsa
gün gelir ona da serap olur, diyendi babam.
o zaman şakaklarımdaki parmaklar sadık değildi
kursağımda daralan bu sözün anlamına.
çünkü lazım gelirdi ki
hiç bir söz bizi töhmet altında bırakmasın
ya da kurulanmasın
çocukluktan arta kalan gözyaşları ..
babam kuytu konuşur ve susardı.
katrana bulanmış bir ağacın aleviydi o.
dönmem, diye düşünürken
tavaf oldum ona.
kıssalarla büyüyen bir yol eriydi babam
yanlış bir hayatın doğrusunda ısrar.
istasyon çeşmelerinin üşüyen suları gibi
o fer gözlerden gideli çok
o çorak toprak ezel
birbirimizin ayazında bir ibre ve hata:
her baba aslında bir imadır oğluna.
mevsimler, yıllar ve hayat
ah, böyle böyle geldim huzura.
çiğnedim babamın sancı sırtını
gittim raylarda unutulan hikayelerin kahrına.
ben o dişi taşların oyuklarında duaydım artık.
alışır, alışır, diye düşünürken
merak oldum ona.
kilitlenen dişlerimi açmak için
bir seda kadına vardım sonunda.
oysa, hummayla kıvranırken
babamın yastığıma bıraktığı gazozlar
gibi köpürmüştüm aşklara:
başka biri seyrediyor gözlerinde
sanki bazen kaç kişi --
derdi o üzünç kadın.
bir başıma geçerdim ölüm mülkü vefa topraklarını
sabır çekerdim ağzımdan dökülen veda sularına.
soluksuz bir sabahın ayazında
uzun ve ıslak mühürlerle dönerdim sonunda.
fermandır: babayla bozgun her çocuk
hoyrattır elbet aşklarına.
çünkü zamansız yolcuya susar kavşaklar.
dedim, dedim ve
revan oldum ona
haddim bilsem, yorgun sazlıklardan
bir hırka için geçmezdim.
ah, anlardım: sokaklar evlerden de helak.
bütün gece yağmurda ıslanmış bir köpek gibi
boynumu sebepsiz bir boşluğa uzatarak
bir duvar dibine tüneyip konuşurdum elbet:
babam neden bizden önce kalkardı sofradan ..
ama artık geç bağışlanma dilemek ondan
çünkü kara örtüler atılırken üstüme
canıma kesilen paralar da heba.
hiç gitmedim kendimden uzağa, diye düşünürken
sıla oldum ona.
göğü ne kadar hatmetsem varamazdım
artık asayla yürüyen bir babanın efkarına.
varamazdım, çünkü gördüm:
yaşlandı babam bulanık sulara benzeyerek.
silinmiş el yazmaları,
boynundaki teslim taşı,
her cuma evimizden çıkan yetim yemekleri
kadar ferahtı giderek azalmış öfkesine ..
laf körüğü dünya:
yaşlandıkça neden yalvaran kabirler
gibi bakardı babalar.
neden! diye düşünürken
medet oldum ona.
ezber bir dille uzandım sayfalara
umarsız tepeler, suyu azalmış hürmetler dolandım
sabah ezanları kadar kimsesizdim artık.
oysa nasıl da yalandı geçtiğim ayetler
bunca küf, bunca batık ve sır neyi söylerdi
marifet miydi sümbüllerle açılan sesimin örgüsü
beni ehven-i şer'den öteye götürür müydü
takatsiz dillerin esvabını yırtan menkıbeler
küllenen bir ocağın başına oturtup
babama o giz sözleri söyletir miydi yeniden:
günüm ve zamanım nerdeyse orda tamamım
nerdeyse şer meleklerim orda hazırım ..
rüzgarda dalgalanan bir perde kadar
dokunaklıydı onca aleve susan babamın gözleri.
bakmam, diye düşünürken
nişan oldum ona.
yıllarla hatırladım:
kaza ve bela ondan yanaymış eski zaman.
kabuğuna alışmış bir yaraya
yeniden ilişmenin hazzı gibi
yaşlandıkça anılar ona yorgan:
keçesine sarınıp dağları uyuttuğu
şehri hınzır bir ıslıkla geçtiği
gençliğinin haram günleri,
ürperdikçe ağlayan babam ..
ne bir şarkıya nefes kaldı onda
ne rabbin dağlarında heves.
bütün çocuklarına gizli gizli ağlayan
bir kolun sancısı oldu zamanla.
sabaha karşı, mağlup trenlerin
sarı istasyonlara yanaşması gibiydi babam.
herkesin kulak kesildiği bir sala oldu sonunda.
unuturum, diye düşünürken
mürekkep oldum ona:
artık buruşuk bir çarşaf gibi dağılan
yüzüne bakınca duydum ancak:
anneler erken
ölümlerine yakın sevilir babalar.
kişiliğini takdir ettiğim insan..derinde bi yerlerde o..çok sık göremesek de birbirimizi,konuşamasak da gözlerime baktığında herşeyi çoktan anladığını görüyorum..beni en iyi o tanıyor aslında..
o rahvan atları anlaşılır kılan sabahlarda
göğsü kasvet sayrılarıyla çarpışıp
delişmen çocuklarını azdırırken dünya
şehrin çarşılarından esen telaş
hıçkırıklarla akşamı karşılayan bir aldanış gibi
babamın incinmiş sesine çökerdi.
yatağına ilk kez akan bir nehrin hırçınlığıyla
karın kapadığı rayları temizleyendi babam.
bir nasihatin başlangıcındaki parmağı hep tehdit,
bütün oğulları kaçgöç,
herkesin yalnız klarnet çalarken duyduğu
kendinin öksüzü ıslak bir adam.
benzemem, diye düşünürken
müsvedde oldum ona.
bütün bozgunlara malik bir adamdı babam
mahzenlerde sakladığım kitaplar kadar müphem.
eski gazetelerle dönerdi akşamları
yani ki posta katarlarının artıkları ..
okuturdu akşamların camlara çarpan geniş sesiyle.
oysa renksiz gazetelerdi çeken bizi
yani yıldız paylaşan üç kardeş
devlet ve babamızdan korurduk kitaplarımızı.
çünkü, sabahına sorardı şehir:
kimdi duvarlara bu kızıl harfleri düşürenler ..
kavmim kadar ümmiydi babam
ya da herkes kadar sis.
dağılır bu kirli yarış,diye düşünürken
yekun oldum ona.
bilmediğim bir rabbin secdesine çağırırken beni
suya inen gözlerin tedirginliği sanırdım onu.
çünkü anlamazdı kimse
raylar boyunca hıçkıran bir adamın
bir boşluğa içinden konuştuğunu maraz gecelerini.
çünkü yalnızlık eski kıbleydi doğu'da
kendimizin kapısını çaldıkça başlayan küfran.
çünkü boşaltılmış köylere umarsızca bakan babam
katarlar boyunca gözyaşı şişelerini görmezdi
o, karın kapadığı rayları temizleyendi sadece
yorulunca klarnet çalan,trenlere.
yürürüm,diye düşünürken
müebbet oldum ona.
gözlerim sarındığım yazlar için ıslakken
onun sefer taslarında kaynamış taşlar,
önünde, gidemediği arasat dağı
solgun takvim yaprakları cebinde ..
her akşam kurulan bir saatti babam.
öldürdüklerin de namazını kılan
acıya vakıf bir adam.
sırtından kayan hırkasını okşarken
bana yeter sanırdım içimdeki haya taşı.
oysa herkes adak,
her şey ses'ti doğu'da.
bu sözle dirilip
bu sözle yaklaşırdım sırtındaki hançere
babasız büyüyen babamın oğulsuzluğuna dokunurdum.
ummam, diye düşünürken
sebep oldum ona.
(yaban olaydım gelirdim merhamet sathına
içimdeki bu fazla yaldızı döker
makas değiştiren trenlerin permilerine sığınarak
uzak çocuklarıyla konuşurken
hep sesi titreyen babamın
ilmini anlardım o zaman:
ey bulanık geçmiş, onun gam oğulları
neden babalarla bu kadar sus çocuklar. )
çırpınan bir saralının, durulduktan sonra
dünyaya fırlattığı o mahzun bakış gibi,
babasına halef olan her çocuğun
bir şerden kopardığı parsa
gün gelir ona da serap olur, diyendi babam.
o zaman şakaklarımdaki parmaklar sadık değildi
kursağımda daralan bu sözün anlamına.
çünkü lazım gelirdi ki
hiç bir söz bizi töhmet altında bırakmasın
ya da kurulanmasın
çocukluktan arta kalan gözyaşları ..
babam kuytu konuşur ve susardı.
katrana bulanmış bir ağacın aleviydi o.
dönmem, diye düşünürken
tavaf oldum ona.
kıssalarla büyüyen bir yol eriydi babam
yanlış bir hayatın doğrusunda ısrar.
istasyon çeşmelerinin üşüyen suları gibi
o fer gözlerden gideli çok
o çorak toprak ezel
birbirimizin ayazında bir ibre ve hata:
her baba aslında bir imadır oğluna.
mevsimler, yıllar ve hayat
ah, böyle böyle geldim huzura.
çiğnedim babamın sancı sırtını
gittim raylarda unutulan hikayelerin kahrına.
ben o dişi taşların oyuklarında duaydım artık.
alışır, alışır, diye düşünürken
merak oldum ona.
kilitlenen dişlerimi açmak için
bir seda kadına vardım sonunda.
oysa, hummayla kıvranırken
babamın yastığıma bıraktığı gazozlar
gibi köpürmüştüm aşklara:
başka biri seyrediyor gözlerinde
sanki bazen kaç kişi --
derdi o üzünç kadın.
bir başıma geçerdim ölüm mülkü vefa topraklarını
sabır çekerdim ağzımdan dökülen veda sularına.
soluksuz bir sabahın ayazında
uzun ve ıslak mühürlerle dönerdim sonunda.
fermandır: babayla bozgun her çocuk
hoyrattır elbet aşklarına.
çünkü zamansız yolcuya susar kavşaklar.
dedim, dedim ve
revan oldum ona
haddim bilsem, yorgun sazlıklardan
bir hırka için geçmezdim.
ah, anlardım: sokaklar evlerden de helak.
bütün gece yağmurda ıslanmış bir köpek gibi
boynumu sebepsiz bir boşluğa uzatarak
bir duvar dibine tüneyip konuşurdum elbet:
babam neden bizden önce kalkardı sofradan ..
ama artık geç bağışlanma dilemek ondan
çünkü kara örtüler atılırken üstüme
canıma kesilen paralar da heba.
hiç gitmedim kendimden uzağa, diye düşünürken
sıla oldum ona.
göğü ne kadar hatmetsem varamazdım
artık asayla yürüyen bir babanın efkarına.
varamazdım, çünkü gördüm:
yaşlandı babam bulanık sulara benzeyerek.
silinmiş el yazmaları,
boynundaki teslim taşı,
her cuma evimizden çıkan yetim yemekleri
kadar ferahtı giderek azalmış öfkesine ..
laf körüğü dünya:
yaşlandıkça neden yalvaran kabirler
gibi bakardı babalar.
neden! diye düşünürken
medet oldum ona.
ezber bir dille uzandım sayfalara
umarsız tepeler, suyu azalmış hürmetler dolandım
sabah ezanları kadar kimsesizdim artık.
oysa nasıl da yalandı geçtiğim ayetler
bunca küf, bunca batık ve sır neyi söylerdi
marifet miydi sümbüllerle açılan sesimin örgüsü
beni ehven-i şer'den öteye götürür müydü
takatsiz dillerin esvabını yırtan menkıbeler
küllenen bir ocağın başına oturtup
babama o giz sözleri söyletir miydi yeniden:
günüm ve zamanım nerdeyse orda tamamım
nerdeyse şer meleklerim orda hazırım ..
rüzgarda dalgalanan bir perde kadar
dokunaklıydı onca aleve susan babamın gözleri.
bakmam, diye düşünürken
nişan oldum ona.
yıllarla hatırladım:
kaza ve bela ondan yanaymış eski zaman.
kabuğuna alışmış bir yaraya
yeniden ilişmenin hazzı gibi
yaşlandıkça anılar ona yorgan:
keçesine sarınıp dağları uyuttuğu
şehri hınzır bir ıslıkla geçtiği
gençliğinin haram günleri,
ürperdikçe ağlayan babam ..
ne bir şarkıya nefes kaldı onda
ne rabbin dağlarında heves.
bütün çocuklarına gizli gizli ağlayan
bir kolun sancısı oldu zamanla.
sabaha karşı, mağlup trenlerin
sarı istasyonlara yanaşması gibiydi babam.
herkesin kulak kesildiği bir sala oldu sonunda.
unuturum, diye düşünürken
mürekkep oldum ona:
artık buruşuk bir çarşaf gibi dağılan
yüzüne bakınca duydum ancak:
anneler erken
ölümlerine yakın sevilir babalar.
10 Kasım 2009 Salı
kurşuni renkler
sigaramın dumanında tüten pişmanlıklar, zamanı unutabilmek hiç bıkmadan, bıktırmadan, yormadan hep yanında olabilmek neden bu kadar zor, neden sadece rüyalar...yolların neden uzak bana, sana gelmeler neden yasak, keskin bir yol ayrımına gelmişken hayatın ve söylemeyi bırak aklına bile getirmekten korkuyorken bu kez gerçekten terkedip gitmeyi bu şehri, göze alabilmeleri, neden öpemem, neden sarılamam, simsiyah uzun saçlarını içime hayat diye çekemem, neden başka bir hayata ertelemeler, yok alamazsın beni deli zaman, istemiyorum kurşuni renkleri sürme üzerime, yok olmaz erken daha biraz geç kalın ne olur, hiç hazır değilim henüz, hazır değilim bu gözyaşlarına, hazır değilim ona veda etmeye, hazır değilim öldürmeye, hazır değilim içime gömmeye, hazır değilim yanaklarımdan akan sıcaklıklara, hazır değilim...hoşçakal...yok olmaz, baharımı istiyorum ben, tanıdık değil bana güz, yapamam biraz geç kalın ne olur...
8 Kasım 2009 Pazar
ben seni arkadaş olarak görüyorum!!!
beklenti, küçük bir parça umudun kovaladığı, o gergin anların arkasından hiçbir karşılığı olmayan bu söz aslında beklenen cevap, sen ise zaten kahrından ziyan olmuşsun şansını denemek adına ... öyle olmasa konu buraya gelinceye kadar çoktan başka hallerle şekillenmez miydi, ve daha da boktan tarafı konuşma o noktaya gelmeden karşı taraf nedense beklenmedik bir şeyle karşılaşmışçasına, şaşırmış rolünü harika oynar, -ama, ben hiç böyle düşünme...- işte orada bir siktir git sözü, küfür değildir, senin bunu yansıtamama, ifade edememe gibi öküzlük hakkını da gizli tutmak ve onun anlayış"sızlık" yeteneğini de eklemek şartıyla..!
bir şey değişir mi, kahrolası hissiyatın, olmuyorsa, olmuyor lan, başkası yok mu, hendeğini zıplayabilecek yeteneğe sahip mi, sahipse bu yazı senin için pek anlamlı olmayacaktır, bana, bu yazıya katlandın, teşekkür ederim.
bir şey değişir mi, kahrolası hissiyatın, olmuyorsa, olmuyor lan, başkası yok mu, hendeğini zıplayabilecek yeteneğe sahip mi, sahipse bu yazı senin için pek anlamlı olmayacaktır, bana, bu yazıya katlandın, teşekkür ederim.
Sevdikçe İnsan Olmak
insanlığa giden yolda adımlarınızı sevmeye ayarlayıp sıklaştırmak ve hızlandırmak sonucunda ulaşabileceğiniz limanlardan biri.
sevmek lakırtısı başlayınca mütemadiyen aklımıza bir erkeği veya kadını sevmek gelir. sevmenin anlamı bu kadar dar olamaz. seversiniz. hem de ne sevmek! bir çakıl taşını bile seveceğiniz zaman gelir. gökte uçan kuşun damağından düşürdüğü bir tohumun ağaca çevrilmesini görünce nasıl da sever insan o kuşu. yahut yeşil bir doğanın çevrelediği masmavi denizi. bulut kokulu insanların yaşadığı yağmursuz bir kenti sevmez miyiz bazen? beğenmediniz. olmadı mı? peki, ellerimizle diktiğimiz bir ağacın günden güne büyüttüğü gölgesini kızgın güneşin bağrında çırpındıkça sevmez miyiz?
gözlerinin içi kanlanmış, burnunda koca bir sivilce çıkmış, buruşuk yüzlü, kirli elbiselerinin içinde korkuyla baktığımız yaşlı bir kadının sokak kedilerine süt vermek için didindiğini görünce içimizde tatlı bir sevmek hayali belirmez mi?
öylesine severiz ki bir kadını... elimizden tutup mutluluğun şehrine birlikte yürüyeceğimiz bir erkeği...
her bir sevmek nefesimizde daha da soluklanmaz mıyız insanlığa? karşılaştığımız küçücük bir şeyin veya bir insanın karşısında "sevmek"le sınandığımız zaman insanlığımızın o saklı öğeleri elimize tutuşturulmaz mı?
işte her sevmemizde, her sevmekle imtihanımızda ve gözü kapalı sevmelerimizde daha da insan oluruz. daha da... daha da... adım adım...
sevdikçe insan oluruz.
sevmek lakırtısı başlayınca mütemadiyen aklımıza bir erkeği veya kadını sevmek gelir. sevmenin anlamı bu kadar dar olamaz. seversiniz. hem de ne sevmek! bir çakıl taşını bile seveceğiniz zaman gelir. gökte uçan kuşun damağından düşürdüğü bir tohumun ağaca çevrilmesini görünce nasıl da sever insan o kuşu. yahut yeşil bir doğanın çevrelediği masmavi denizi. bulut kokulu insanların yaşadığı yağmursuz bir kenti sevmez miyiz bazen? beğenmediniz. olmadı mı? peki, ellerimizle diktiğimiz bir ağacın günden güne büyüttüğü gölgesini kızgın güneşin bağrında çırpındıkça sevmez miyiz?
gözlerinin içi kanlanmış, burnunda koca bir sivilce çıkmış, buruşuk yüzlü, kirli elbiselerinin içinde korkuyla baktığımız yaşlı bir kadının sokak kedilerine süt vermek için didindiğini görünce içimizde tatlı bir sevmek hayali belirmez mi?
öylesine severiz ki bir kadını... elimizden tutup mutluluğun şehrine birlikte yürüyeceğimiz bir erkeği...
her bir sevmek nefesimizde daha da soluklanmaz mıyız insanlığa? karşılaştığımız küçücük bir şeyin veya bir insanın karşısında "sevmek"le sınandığımız zaman insanlığımızın o saklı öğeleri elimize tutuşturulmaz mı?
işte her sevmemizde, her sevmekle imtihanımızda ve gözü kapalı sevmelerimizde daha da insan oluruz. daha da... daha da... adım adım...
sevdikçe insan oluruz.
MELANKOLİ
normaldir her sey.. her zamanki gibidir belki de. akliniza takilmis kucuk birsey vardir, kucuk biri ama icinize bastirmayi biliyorsunuzdur ya nasil olsa, kontrol altinda tutarsiniz, kapali oldugu yerden cikamaz. arkadaslarinizla konusursunuz, egleniyorsunuzdur bile.. ama sinsice yaklasir, fark ettirmez geldigini. birden bir sarki baslar, ve alir goturur sizi. daha ne oldugunu anlamadan icinizdeki, o sakli yerdeki hersey disaridadir artik, sizi bogmaya baslamistir. (ve sarki devam eder) birden gulmeleriniz yarim kalir, fark ettirmemek icin rol yaparsiniz, (ve sarki devam eder) ne anlattiginizi dahi fark etmezsiniz, otomatige baglamissinizdir artik kelimelerinizi, (sarki devam eder) soylenenleri algilayamazsiniz; tekrar tekrar sorarsiniz, "efendim?".. icinizdeki insan buyuyordur gittikce, artik icinize sigmamaya baslar.. nefes almaya calisirsiniz fakat sanki unutmus gibisinizdir hayatinizi devam ettirmeniz icin yapmaniz gereken bu seyi.
kalbiniz acir, gozunuzden yas gelene kadar artik..
(ve sarki devam eder)
kalbiniz acir, gozunuzden yas gelene kadar artik..
(ve sarki devam eder)
7 Kasım 2009 Cumartesi
yaşanmamışlık
ne olurdu biz de sahile dalgalar vururken oradan geçen, elele, yeni aşıklar olsaydık... bakışlarımız karşılaşsaydı, ben de utançla başımı eğip gülümseseydim. tam da gün batımında...
ne olurdu biz de aşık olabilseydik... karnımda o tuhaf hisle seni görmeyi arzulayabilseydim. hayaller kursaydım bize; şimdiki gibi.
ve sarılsaydın bana; ama sımsıkı, hiç bırakamayacakmış gibi...
bana her dokunuşunda ürperseydim... heyecanla, aşkla, sadakatle dolsaydı içim... taşsaydım gecelerden yıldızlardan. tek bir dokunuşunla...
öyle yüreğimden aşık olabilseydim ki sana; gençliğim gibi, özgürlüğüm gibi... ve biz hiç ölmeyecekmiş, hiç ayrılmayacakmış gibi baksaydık birbirimize. körpe duygularımızı salıverseydik sahillere, taşlara vururdu da şiddetinden parçalanırdı belki... her hatırayı rüyalarımda tekrar tekrar yaşasaydım keşke, doyasıya yaşasaydım seni...
ve bir gece zamandan çalsaydık ellerimizle.. sonsuzluğa erişseydim sende o gece.. tüm varlığımla sana sarılmışken, dudaklarından dökülen tek hece olsaydı '' aşk ''.
belimi sarıp kendine çekseydin beni ve gözlerimin içine bakıp sussaydın o anda. sana tüm yüreğimi açsaydım, sana olan sevgimin enginliğinde yitip gitmişken başımı çevirdiğimde yanıbaşımda yine seni görseydim. aşkından bir damla düşseydi dudaklarıma... kor gibi yansaydım... ruhumu, bedenimi yaksaydı o damla.. alevler içinde tüm varlığım bıçaklanırken mutlu olsaydım. tüm yangını yarıp sarılsaydın bana, daha da ölseydim, daha da acısaydı ruhum...
seni böyle sevebilseydim keşke...
sen benim... kurtulmak istemedğim kabusum, dokunmaya çekindiğim ateşim, asla erişemediğim ışığımsın...
'' seni seviyorum. ''
ne olurdu biz de aşık olabilseydik... karnımda o tuhaf hisle seni görmeyi arzulayabilseydim. hayaller kursaydım bize; şimdiki gibi.
ve sarılsaydın bana; ama sımsıkı, hiç bırakamayacakmış gibi...
bana her dokunuşunda ürperseydim... heyecanla, aşkla, sadakatle dolsaydı içim... taşsaydım gecelerden yıldızlardan. tek bir dokunuşunla...
öyle yüreğimden aşık olabilseydim ki sana; gençliğim gibi, özgürlüğüm gibi... ve biz hiç ölmeyecekmiş, hiç ayrılmayacakmış gibi baksaydık birbirimize. körpe duygularımızı salıverseydik sahillere, taşlara vururdu da şiddetinden parçalanırdı belki... her hatırayı rüyalarımda tekrar tekrar yaşasaydım keşke, doyasıya yaşasaydım seni...
ve bir gece zamandan çalsaydık ellerimizle.. sonsuzluğa erişseydim sende o gece.. tüm varlığımla sana sarılmışken, dudaklarından dökülen tek hece olsaydı '' aşk ''.
belimi sarıp kendine çekseydin beni ve gözlerimin içine bakıp sussaydın o anda. sana tüm yüreğimi açsaydım, sana olan sevgimin enginliğinde yitip gitmişken başımı çevirdiğimde yanıbaşımda yine seni görseydim. aşkından bir damla düşseydi dudaklarıma... kor gibi yansaydım... ruhumu, bedenimi yaksaydı o damla.. alevler içinde tüm varlığım bıçaklanırken mutlu olsaydım. tüm yangını yarıp sarılsaydın bana, daha da ölseydim, daha da acısaydı ruhum...
seni böyle sevebilseydim keşke...
sen benim... kurtulmak istemedğim kabusum, dokunmaya çekindiğim ateşim, asla erişemediğim ışığımsın...
'' seni seviyorum. ''
SoNBaHaR
TRABZONda yaz bitti sevgilim
mevsim kışa geliyor
buralar aynı
ekim senin bildiğin ekim
yağmurlu
soğuk
puslu
en güzel tarafı
mandalina zamanı
sokak başında
arabacılarda
manavda
çocukluğunu hatılatır sana biliyorum
bana ise seni
avcunu aldığımda
KARADENİZ kokar
KARADENİZ akşamları
avuçlarımda sanki..
şimdi kasım geldi
bir güneş açtı ki sorma
aldanmamak gerek
bu yalancı baharlara..
TRABZON senin bildiğin TRABZON
avuçlarımda mandalina
burnumda KARADENİZ akşamlarının kokusu
TRABZON KARADENİZ
KARADENİZ TRABZON olur...
mevsİmlerin en gÜzeli
seninle
yaşanIr...
mevsim kışa geliyor
buralar aynı
ekim senin bildiğin ekim
yağmurlu
soğuk
puslu
en güzel tarafı
mandalina zamanı
sokak başında
arabacılarda
manavda
çocukluğunu hatılatır sana biliyorum
bana ise seni
avcunu aldığımda
KARADENİZ kokar
KARADENİZ akşamları
avuçlarımda sanki..
şimdi kasım geldi
bir güneş açtı ki sorma
aldanmamak gerek
bu yalancı baharlara..
TRABZON senin bildiğin TRABZON
avuçlarımda mandalina
burnumda KARADENİZ akşamlarının kokusu
TRABZON KARADENİZ
KARADENİZ TRABZON olur...
mevsİmlerin en gÜzeli
seninle
yaşanIr...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
