30 Kasım 2009 Pazartesi

Sevgili Günlük;

Ne kadar çok ara muhabbete maruz kaldım biliyo musun günlük. Oysa ben onun da benim de bu hikayede ara muhabbetlere maruz kalmayacağımızı düşünmüştüm. Yaren de hiç bişey sölemiyo. Bari sen konuş be günlük. Allah belanı versin lan günlük bişiler söylesene!

25 Kasım 2009 Çarşamba

şeytan fısıldadı kulağına :

-rabbinin yarattığı güzellikler neden bu kadar uzak sana ?

düşündü ve çaktı kibriti, tutuşturdu cehennemi.....

24 Kasım 2009 Salı

Dinlenmeli ula bu...!

http://www.youtube.com/watch?v=_Q2v4UaByhg
Unutmuşum, şimdi aklıma geldi.Tam 37 günü olmuş özlemin ve 52 günü olmuş sevdanın...
Bu kadar aklımı doldurmamıştı başka bişi.Her zaman tebessümle hatırlıcam :)

BİTTİ HİKAYE...!

Evet bitmeli dedik ve bitmese bile bitirdik.Çünkü sadece seyrettim ben bu hikayeyi.Görsün istedim gerçeği ama hep bahaneydi insanlar onun için..Asıl gerçek olan bişi hissetmemekti ve kırılmamam, küsmemem için belki de söylenmedi bana.Bense bu arada hep salağı oynadım.Hikayeyi geleceğe bağlayıp bugünde tıkayan o basit şeylerden kurtulur diye.Yoktu bende o basit şeyler zati o yüzden benim adım ercandı. Bekledim yazmasını, oynamasını,gelmesini, hemen gitmesini... Hiçbişi sölemedim de yapmadım da... ama artık yeter haklarımızı kullandık.Hiç küstürmek istemedi belki beni kendine ama hayata,insanlara küstürdü..İnsanların yüzüne bakmaya bile tahammülüm kalmamışken kendime küsme aşamasına geldim.Ama bunu yapmayacağım.Çok üzgünüm ama sevdam bunu kendime yapmayacağım...Bugünde aradığın şeyler bende yok, ve senin de artık kendini kandırmana gerek yok gelmeyi istediğin de kendine sölediğin bi yalan aslında... Şimdi bnm yüzümden engelleme kendi hayatını ve git.En zor söleyeceğim şey belki de bu ama fikrin değişse bile bundan sonra "gelme!". Git başka adamlarda ara bugününü ama yarınlarında beni sakın arama, sen geleceği hayal etmeye devam et! benim bugünümü kurtarmam lazım en azından ailem için... Üzgünüm sana olan sevdamı kaldırmak istemezdim rafa, hayat beni yormayı da beceremedi ama küsersem kendime devam edemem tekrar..Yapacağım şeyler için de bana kızma bundan sonra,kendine iyi bak...
P.S.: En güzeli senle ilgili,benim hikayeme katlanışındı,çok teşekkür eder, gözlerinden öperim...Bu arada weysel'in hikayesi yazılacak ve saklanacak DENİZLİ'de...

23 Kasım 2009 Pazartesi

afedersin sevgili...!

evlenmekten vazgeçen sevgilinin, sevgiliye içinden hıçkıra hıçkıra haykırdığı seslenişidir.
bir mektup örneği vermek gerekirse;

"...afedersin sevgilim,
seneler önceden şimdiye dek tek dileğim sonsuza kadar seninle olmaktı, hayallerimdeki resimlerde daima mutluyduk, çünkü ressam bendim! ve ne yazık ki anca anladım ressamın ben, kendim, bizzat olduğumu.

ve şimdi farklı model denemeleri yapmaya karar verdim..."

bilir kişi notu: uzun uzun yazacaktım ama birden şunu da anladım ki kısa kesmek her zaman en doğrusudur!

İzmir

Enteresan bi şehir.Tam emeklilere göre diyor herkes.Ne yani hayattan bıkmış,usanmış olarak kaçanların memeleketi mi burası? Bi hikayem var benim bu aralar ne başı belli ne sonu.Başrol oyuncusu bile bi gidip bi gelio bu hikayede.Sanki bazen çok yakında bazen ulaşamayacağın kadar uzakta...Mutluluk gibi aynı(sağol çilek :) ) Ama başı da sonu da olmasa bile bu hikaye izmirden dışarı çıkmamalı artık.Burası bir kaçış şehri oldu artık...

19 Kasım 2009 Perşembe

gayrı gider oldum...!

Şimdi gidiyorum... Hikayemi yazıp bitirdiğimde geri döneceğim...!

18 Kasım 2009 Çarşamba

seni özledim

"sen duyduğum en güzel cümlenin en güzel öznesi
tanrının unuttuğu bu kentte
cennetten düşen bir manzara gibi"
konuştuğum herkes seni anlatsın istedim, nası gittiğim heryerde varsan.konu hep sen ol! biliyim nerdesin neler yapıosun. kimse anlatmadı. onlar susunca ben küstüm.. tanrının unuttuğu kent ve ben, tanrının unuttuğu ben ve kent, oturup bekledik.
özledim seni

"söyleyecek çok sözüm vardı
hepsi yarım kaldı
neler ummuştum hayattan
elimde ne kaldı"
bi zamanlar anlatıcak ne çok şeyim vardı, hiç susmazdım, sen gülerek bakardın hep o zaman anlardım. dururdum, şakalaşır gibi. şimdi susuyorum, zaten konuşucak kimsem de kalmadı, bi uzaklık var dünyayla aramda. bomboşum, bildiğin boş işte.

"kırılan kalbim miydi yoksa
karnımdaki bu sancıyla
küflenmiş ruhum unutmadı
unutmadı seni hala"
hala unutmaktan bahsedebiliyorum ama bak! umut kırıntısı bile denmeyecek bişey içimde var, evet. her hücrem yenilendiğinde unutmuş olucam diyorum ama... kalakaldım seninle..
özledim seni

hala aşksın sen

hala aşksın sen, ama sadece şarkılarda
sırılsıklam bir özlemdi gözlerimden akan
damla damla bir ümitle içimde oyalanan
dokunmanın coşkusuyla taştı boşaldı birden
saklanamaz bir haykırışla kurtuldu esaretten

evet sendin beklenen
evet sendin özlenen
eksikliği gözlenen
yokluğunda özlenen

asabiydim ondandı
hep mutsuzdum ondandı
yıllar yılı saklandı
gözyaşıyla kutlandı

gidişin de çok ani oldu ya gelişin gibi
işin doğrusu varlığına alışmaktan daha zor oldu
yokluğuna alışmak
ha, alıştım mı? - bilmiyorum
ama mecbur olduğumu biliyorum
boşver, coşkusu da çok güzeldi varlığının
yokluğunun acısı da hiç fena değildi hani

soranlara neden böyleyim bilmediğimi söyledim
yalandı bu sensizlikti, keyifsizlik sebebim
gelişinle eksik parçam bir anda tamamlandı
sen de gördün ya o an sevinçten nasıl da ağlandı

evet sendin beklenen
evet sendin özlenen
eksikliği gözlenen
yokluğunda özlenen

asabiydim ondandı
hep mutsuzdum ondandı
yıllar yılı saklandı
gözyaşıyla kutlandı

senden sonra

başkasının gördüğü kayan yıldızlardan dilenen dilekler dört ay sürüyormuş sadece, onu öğrendim ben. sözleri yazılmayan her şarkı iz bırakmadan geçip gidiyormuş ilk ağlama kriziyle. şarkılar hala dinlenemiyormuş, az geçsin zaman diye beklenmeliymiş sabırla.

şehirler paylaşılmalıymış senden sonra. o şehir senin, bu şehre dair tüm haklar benim olmalıymış, anıların vekaleti tek kişiye verilmeliymiş, ve diğeri tek bir söz söyleyememeliymiş ona dair. gerekmedikçe konuşulmamalıymış eski zamanlardan ve yerli yersiz gölgen geçtiğinde gözümün önünden ağlamamalıymış insan.

üzerine düşülmemeli, üzerine düşünülmemeliymiş hiç

senden sonra kafayı kaldırıp gökyüzüne bakmakmış yapabilecek en anlamlı şey, ve kayan bir yıldızla göz göze gelip bir söz daha almakmış ondan.

17 Kasım 2009 Salı

Bak İçime Gör Beni

üflediler söndüm
karanlikta gördüm
hiç bilmezdim ama
derindeymiş pek derdim

bak içime gör beni
tut elimden yak beni
istemezsen bu aşkı
otur baştan yaz beni

aklım nasıl şaşkın
sevdam deli taşkın
sen görmezsin ama
narindayim ben aşkın

bak içime gör beni
tut elimden yak beni
istemezsen bu aşkı
otur baştan yaz beni

16 Kasım 2009 Pazartesi

tanıyorum böyle birini

bazıları acılarını saklayamaz,
gün gibi ortadadır, aşikardır çektikleri; muamma değildir.
bilirler, karanlıklarını kimseler aklayamaz,
göz altı torbaları uykusuzluklarından değildir.

böyle bir çocuk tanıyorum,
sermiş meydana tüm çektiklerini.
tanıyorum ağlamasını, serzenişini tanıyorum:
"ben biçemem, kaderin ektiklerini"

çokları acılarından beslenir,
çokları sefaletinden.
hayatları, bitmez bir melankolidir.
kan yerine, gözyaşı kanar etlerinden..

siz de görmüşsünüzdür sokaklarda,
gözleri buğulu, başları eğik gezerler.
durup, dinmeyen dev dalgalarda,
boğulma ümidiyle yüzerler.

böyle bir çocuk tanıyorum ben de,
kendinden beklenmeyecek sabrı
ve kendinden beklenmeyecek incecik bedeninde,
başkalarından ödünç aldığı tavrı
ve bükük boynuyla gezerdi.

teselli edemedim onu hiçbir zaman.
bilmem acaba bunu bekler miydi.
bana sorsanız küçük yaşında bir roman
kendisine göre alelade kısa hikayeydi.

siz de bilirsiniz böylelerini,
kaybetmeyi çoktan göze almışlardır.
tutamazsınız ki ellerini,
elleri küçüklüklerinde kalakalmıştır..

ne diyeyim ki sana küçük çocuk,
sen ki satmışsın üç otuz paraya gülücüklerini,
"kader" dediğin hayal ürünü hırsız,
çalmış bez bebeklerini.

ağlama demeyeceğim sana,
sanırım yaşadığımız şu an;
ağlamak daha doğru geliyor insana..
yalnız sana yakışan bir ricam var;
ne olur,
benim için de ağlasana.

daha önce milyonlarca kez gülmeseydim,
ben de seninle hayata sövebilirdim.
göz yaşların bu kadar güzel olmasaydı,
inan, sen ağlarken, ben ölebilirdim.

Ahmet KAyA

Ahmet Kaya 9 yıl önce 16 Kasım’da Paris’te hayatını kaybetti. Peki ne için “kovmuştuk” onu hatırlıyor musunuz? Ajda Pekkan’ın şu anda yaptığı için alkış aldığı şeyi yapacağını söylediği için…

Kürt açılımına destek vermek için başbakanı aramak. Sahnede Kürtçe şarkı söylemek. Güneydoğu’da konserler vermek. Bunlar şimdi olabiliyor. Elbette takdir ediyorum. Ama dilimin ucuna geliyor. Söylemeden de edemiyorum. Geç kaldınız…

Başbakanın “mozyiğimizdir” diye açıkladığı listede Ahmet Kaya adını görünce düşündüm ilk bunu.

Moda olmadan, trend olmadan, herkes bunları yazıp çizmeye başlamadan, açılım devletin resmi politikası olmadan sesimizi yükseltseydik keşke.

Ahmet Kaya Paris’te sürgünde öldüğünde onun için iki çift laf etseydik. Keşke şimdi açıklayanlar o zaman açıklasaydı mozayiği.

***

Sessiz kaldık. O gece çatal bıçak atanların önünde duracaktık. Önce ifade özgürlüğü için….

Bakın ben acayip bir Ahmet Kaya hayranı falan değilim. Yaptığı her şeyi, söylediği her sözü destekleyecek de değilim körü körüne. Ama kimse sarfettiği bir cümleden dolayı bu muameleye layık görülmemeli. PKK’ya yataklık ediyor diye suçlanıp sürgüne gitmeye zorlanmamalı.

Kimse “kendi bildiği şekilde” seviyor diye memleketini terk etmek zotunda kalmamalı.

Benim içimde yaradır bu. İnsan olarak alınıyorum. Ona yapılan hepimize yapılmış gibi geliyor bana. O “Kürtçe şarkı söyleyeceğim” dedi. Sizin cümleniz farklı olabilir. Moda olmayan, trend olmayan bir şey olabilir. Bundan 10 yıl sonra herkesin alkışlayacağı bir şey de olabilir. İçeriğinden bağımsız söylüyorum ben bunu. Cümleyle sürgün olmamalı.

Sana mı dert mi oldu diyeceksiniz. Evet dert oldu. O zamandan beri dert oldu. Acısı çıkmıyor.

***

Size bir olay anlatayım. Ege’de zeytinin memleketi olan şahane kıyı kasabalardan birindeyim. 90’ların başı ve Güneydoğu’da kan gövdeyi götürüyor.

Bir bar var. Ben o barda müzisyenim. O barda çalışan bir barmenimiz var. Adı Sezgin olsun. O Sezgin bıçkın bir delikanlı. İri yarı, deli, aklı fikri vücut yapmakta, ona buna ayar çekmekte, delikanlılığın raconunu yazmakta falan… Aynı zamanda da badigart. Barda asayişi sağlıyor.

Öte yandan kurt işaretiyle özdeş güzide partimizin de hararetli heyecanlı bir mensubu. Gençlik kollarında çalışıyor, bol bol kafa tokuşturuyor…

Bu Sezgin komando imiş askerde, yeni dönmüş. Her gece kaç terörist öldürdüğünü anlatıyor böbürlenerek. Patlayan bombalar, basılan mermiler…

Nasıl uyuz oluyorum, nasıl nefret ediyorum ondan bildiğiniz gibi değil. Şeytan diyor vur kafasına şu şişenin dibini oracıkta düşüp kalsın bu canavar. Ama yok öyle bir şey tabii. Karşımda iki metre boyunda bir komando var. Elimi kaldırana kadar boynumu kırar. Sezgin böyle.

Sezgin’i bir gece sabah dörtte gördüm. Uyku tutmadı, o güzelim sahilde yürürken müzik sesine doğru yöneldim bardan gelen. Arka kapıdan girdim. Baktım ışık yanıyor. Barda tek başına sırtı dönük Sezgin. Önünde bir kadeh rakı. Fonda bangır bangır Ahmet Kaya var. “Ne oluyor Sezgin hayrola” dedim…

Sezgin, hüngür hüngür ağlıyordu. Göz göze geldik. Bana “abi” diye hitap etmeye başladı. Anlatmaya başladı askerde yaşadığı travmayı… Bütün insani yanını bastırmıştı kimbilir ne kadar zaman. Şimdi Ahmet Kaya kilidi açmış, şifreyi çözmüştü. Bütün yaşadıkları gözünün önünden geçiyor, Sezgin karşımda hüngür hüngür ağlıyordu. Meğer gündüz böbürlene böbürlene anlatırken dünyaya bütün hikayesini, akşamları kendi kendine Ahmet Kaya dinleyip ağlıyormuş Sezgin.

“Saçlarına yıldız düşmüş…” diyen Ahmet Kaya’nın sesiyle kafama kazınan bu tabloyu hiç unutmam. Çok acayip bir sahne, değil mi?

Bu olaydan iki şey öğrendim. Bir; kimsenin göründüğü gibi olmadığını.

İki; Ahmet Kaya’nın bu ülkenin temel taşlarından biri olduğunu.

Evet mozaikten bahsedeceksek o da var listede elbet. Ama yine de düşünmeden edemiyorum. Geç kaldınız, geç…

15 Kasım 2009 Pazar

minimal hikaye

aslında yağmurda yürümek pek adetim değil. hele ki öyle bir havada kalkıp da sahile imkanı yok inmezdim. yok yok, severim aslında o mizanseni ama ne bileyim üşenirim fazlaca... ama işte çıkmışım o gün, yürüdüm bolca. koca koca teknelerin dansını en ön sıradan izleyen denizin içi mi daha bulanıktı benimki bilmeden yürüdüm iskeleye doğru, ilerde tek başına oturan silüetin yanına. oturdum yanına, tanımam etmem… sigara paketi vardı elimde, gözleriyle isteyince verdim bir tane, bir sigaralık ateşi rüşvet alarak. yüzüne baktım, gülümsemedi ama güldü içi, anladım. güneşin altında bedava solaryuma maruz kalmış; yüzünde oluşan ağaçsız vadiler yüreğindekilerin habercisi; hayat ezse de hala vakur durabilen enteresan biriydi. yaşı yirmi iki ancak vardı ama akla karayı seçmeye uğraşıyordu gür saçları...

"işsizim." dedi birden, "param yok. açlıktan ağzım kokar bazen... kendime en son üst baş ne zaman aldım hatırlamam. kiramı babam öder. annem? yok. ben çocukken gitmiş evden. üniversiteyi akrabalarımın desteğiyle bitirdim. iş aradım, aramadım değil... var aslında iş, (gülerek) çoook! tabii bedava çalışırsan... ama bedava yemek veren yok ki bana? eh, bedava ısınamıyorum evde... bedava üst baş vereni geçtim, bedava aşık olan bile yok artık dünyada. var mı ki? yok, yok tabii.. herkes bir şey ister hayatta senden... öyle değil mi? paranı, canını ve hatta aşkının karşılığını ister. koşulsuz, taksitsiz, kefilsiz hayat yok! zaten kim kefil olur ki bana?? işsizim. param yok. açlıktan ağzım kokar bazen..."

kendini böylesine çıplak anlatması, kaçacak bir yeri olmadığı için miydi; yoksa gerçekten fazla yalın, abartısız, olduğu gibi gelen, geldiği gibi olan biri miydi asla bilemedim.

acı

üniversite yılları gibi, hayatın en bohem döneminde yaşanırsa (ki genelde bu zamanlar yaşanır), tadından yenmez. mr. spock olma yolunda giden adamı bir anda ahmet telli'ye yöneltir, besteler yaptırır, salya sümük ağlatır. geriye dönüp baktığında insan, "vay anasını bunları ben mi yazdım lan" diyebilir. aşk acısı gözyaşı, gurur ve zaman kaybettirirken, bir yandan da meyvelerini verir. hiç olmadı süper arkadaşlıklara vesile olur. leş gibi kalabalik bir kantinde, gürültüden kendi konustuğunu duyamayan, sigara dumanından önünü goremeyen aşık vatandaş tek bir noktaya kitlenir, o noktayı sonuna kadar görür, onu sonuna kadar duyar. aşk acısı, herkesin hayatında yaşaması gereken, en tatlı acıdır. her şeye rağmendir.

NASILSIN

-nasılsın?
-rahatsızım, piskopatım, sosyopatım yalanın ve yalancının karşısında ateşle barutun yanında fıçıdayım önümde insan gölgesi rahasız edilmek istemeyenlerdenim. iki elimle dudaklarımı bastırdığım için suskunum. sevmişim, vazgeçmişim, kendimden geçip yolu yarılamışım üşenmişim geri dönmüşüm. nasılsın diye soran insanlara susamış nasılsınsızım.

birazdan kudurur deniz

birazdan kudurur deniz
birazdan dalgaların sırtından
üst üste fışkıran rüzgarlar
bir intikam gibi saldırınca üstüne.
yüzüne şarkılar çarpar, yüzüne şiirler çarpar, ağlarsın
sen artık, sen artık buralarda duramazsın.

"artık sazın bağrı mı olur
kimsenin bilmediği bir ağrı mı
gider kendine gömülürsün
yoksa bu şehir bu sokaklar
seni alır kullanır seni alır kullanır
santim santim çürürsün."

bazen bir uçurum kalır
bazen de martıların ardından
velvele koparan bir leş kalır
bir intihar gibi puşt olunca sevdalar.
sırtını duvara yaslar, sırtını ağaca yaslar susarsın
sen artık hiçbir sözü, hiçbir sözü kaldıramazsın.

"şimdi bir yeni sevda mı olur
kimsenin kapını çalmadığı bir inziva mı
tutar sıfırdan başlarsın
yoksa bu ilişkiler bu zaaflar
seni yiyip bitirir, seni yiyip bitirir
dirhem dirhem azalırsın."

14 Kasım 2009 Cumartesi

gitmekle kalmak arasında

Gitmekle kalmak arasında, bir yukarı bir aşağı, bir sağdayım, bir solda.. Elimde eski bir gramofondan kalma küçücük bir parça, onunla ne yapacağımı bilmiyorum, sallayıp duruyorum. Sanıyorum bir gramofon iğnesi bu, plağın yüreğine vurup onu inleten şey bu olsa gerek. Yüreğime vurup beni inleten şeyin varlığını sorguluyorum, bir yukarı bir aşağı, bir soldayım bir sağda..

Küçücük bir evim var, kocaman pencereli. Tek başımayım bu evde, yalnız. Bir mavi leğenim var, plastik; çamaşırlarımı yıkamak için kullanıyorum. Bir ufak yatağım var, üstünde bahar renkli bir çarşaf, bir yastık bir yorgan. Altında iki çekmecesiyle bir dolabım var, çekmecelerde çoraplarım filan, dolaptaysa iki pantolon iki gömlek, bir de nerden baksan on yıllık rengi atmış bir ceket var. Tabii bir de masa var, üstünde karnımı doyurduğum, üstünde zihnimi kustuğum, üstünde ağladığım, üstüne dünyamı koyduğum bir masa. Bir de dört duvar..

Gitmekle kalmak arasındayım, gidersem nereye gideceğimi, kalırsam ne yapıp ne edeceğimi bilmiyorum. Küçücük evimde (daha önce bir kez bile çalınmamasına rağmen) kapının çalınmasını bekliyorum. O gelecek, zile basacak, “gitme” diyecek, sarılacak, sonra ağlayacağız ikimiz.. Sonra yatağıma oturacağız, sonra susacağız beş on dakika, sonra yeniden sarılacağız, sonra yine ağlayacağız, sonra ben masama geçeceğim, ben ağlayacağım, o gelecek, saçımı okşayacak, “gitme” diyecek, “kal” diyecek, “seni seviyorum” diyecek, “sensiz ne yaparım” diyecek, saçımı okşayacak, omzuma sarılacak, belli belirsiz öpecek ıslak yanağımdan, sonra susacağım ben, sarılacağım ben de ona kafamı kaldırıp, sonra ikimiz de susacağız, sonra ben de onun ıslak yanaklarını öpeceğim, gitmeyeceğim. Bu eve taşındığımdan beri bir kez bile çalınmadı kapım. Elimdeki gramofon iğnesini nerden buldum bilmiyorum, belki evin eski sakini yaşlı bir bunaktı, bir gramofonu vardı, bir plağı.. hep aynı plağı dinlerdi, bir gün hayata lanet edip fırlattı gramofonu duvara, parçaladı, sonra da canına kıydı. Bilinmez.

Aşk, bir kişinin ikiye bölünmesidir. İki kişilik hayatı tek bir kalbe sığdırmaktır aşk. Aşk iki göze bakıp Kelamullah’tan sonraki en anlamlı kitabı yazmaktır zihinde..ve onu okumaktır. Aşk yalnız kalmaktır, aşk ayrılmaktır, aşk gitmektir, geride kalmaktır. Aşk umutsuzluktur, parçalanmaktır. Aşk gramofonda binlerce kez aynı plağı dinleyip rüyada görülen maşuğun başucunda ölmektir. Aşk bilinmezlerin en bilinmezidir, o kadar gerçektir. Aşk yalınlıktır, yalnızlıktır, hiç çalmayan kapının çalınmasını beklemektir. Bugün benim doğum günüm, gitmekle kalmak arasındayım, bir aşağı bir yukarı, bir sağdayım, bir solda.

Kalbimdeki bu derin yara ne zaman açıldı bilmiyorum, bildiğim şey o açıldıktan sonra her kabuk bağlayışında o kabukları söktüğüm, yeniden kanattığım kalbimi. Acısız yaşamak ne acı. Onu sevdiğim ne kadar gerçek. O ne kadar güzel!.. Peşinden koşmaya değer başka biri yoktur şu dünyada, oysa ben gitmekle kalmak arasındayım, peşinden koşmaksa ne kadar uzak bana.. Koştum da.. Ya çok toydum, ya çok cesur, ya çok umursamaz, ya çok dinç, ya fazla hayalbaz! Koştum peşinden, gözlerini yakaladım gözlerimle, kaçtılar. Ellerine uzandım, tuttum da, çekti hemen. Saçlarını kokladım, uzaklaştı benden. Ruhuna dokundum, bir küstüm çiçeği gibi kapattı yapraklarını. Ne zaman onu sevdiğimi söyleyecek olsam konuşmaya başladı, susmadı. Bunları da sevdim, ve bunlar beni ona daha çok bağladı. Korktum, kaçacak oldum, bağlarımı kesecek oldum kılıçtan keskin, kıldan ince bir kaçışla, beceremedim. Her vuruşta güçlendi bağ, her vuruşta içimdeki yara biraz daha fazla kanadı, her vuruşta bir parça koptu kalbimden, her vuruşta büyüdü yine de kalbim. O kadar büyüdü ki, istediği kadar özgür kalabilirdi o kalbin içinde, istediği kadar uzağa koşabilirdi. Ama hala o kadar küçüktü ki ondan başka kimselere yer yoktu.

Gitmekle kalmak arasındayım, ne zaman arada kalsam uyurum biraz. Ne zaman uyusam onu görürüm rüyamda. Onu ne zaman rüyamda görsem onu ararım. Ne zaman onu arasam, bulamam! Uyumadım, yoksa gelmezdi. Yoksa çalınmazdı kapım.

Kapım çalınmadı, kaldım gitmekle kalmak arasında. Araftaydım. Ne gitmek cennetti, ne kalmak cehennem. Oysa o huriydi sanırım. Gramofonun iğnesi yüreğime battı, penceremde dizili çiçekler yoktu, penceremden gözüken ağaç filan da yoktu. Yine de yeşile boyanır sanmıştım dünyayı, kırmızıya boyandı.

döngü

insanın gizli bir yerinde sevdiceğine yönelik bir umut deposu vardır.. siktiri yedikten 3 dakika sonra siktirin etkisi ne derece inanılmaz olursa olsun; o umut deposu dolmaya başlar.. aradan geçen belli bir arkadaşlık sürecinden sonra o umut deposu maksimuma gelir; ilan ı aşk edersiniz.. siktiri bir daha yersiniz.. umut deposu boşalır; hayatımdan çıkacağına arkadaş kalalım dersiniz, belli bir arkadaşlık sürecinden sonra o umut deposu maksimuma gelir; ilan ı aşk edersiniz.. ve siktiri bir daha yersiniz.. umut deposu boşalır; hayatımdan çıkacağına.......

daha önce aşık olmuş olan birçok insanın başına gelmiştir bu döngü. aşık olunan ile arkadaşsındır. o senin asıl niyetini biliyordur ya da bilmiyordur.. ama niyetinle yüzleştiğinde, yani sevildiğini 1. ağızdan öğrendiğinde eğer cevap olumsuz ise, istemiyorsa, karşısındakini karadelik gibi bu döngüye çeker..

allah'a çok şükür bizzat tecrübe ettim, edene de şahit oldum, gayet donanımlıyım yani bu konuda..

mesela bir arkadaşımın başına gelmişti. kız, arkadaşımın sevgili kişiliğine siktiri çekti, arkadaş kişiliğini istedi, hatta sevgili kişiliğine siktiri öyle bir çekti ki; "sen nasıl olur da bana beni sevdiğini söylersin, arkadaşlığımızı hiç umursamıyor musun! ne biçim insansın sen!" gibi hastalıklı cümlelerle çocuğu azarlayarak, ona fırça çekerek çekti siktiri. hem fırça, hem siktir çekti yani.. çocuğun psikolojisine hitap etti.. sanki aşık olmak büyük bir suçmuş gibi kendini üste çıkardı.. bir ilişkide aşık olan tek taraf varsa, onun ezilmeye mahkum olduğu kuralından yola çıkarsak; çocuk da hep kendini suçladı.. kızdan özür üstüne özür diledi.. "tamam, istediğin gibi arkadaş kalalım ama ne olur çıkma hayatımdan" dedi..

kız lütfedip kabul etti, arkadaş kaldılar.. sonra şu dizeler döküldü gencin klavyesinden kızın mailine;

küçücük gözlerinde umut ararken
koca dünya sanki benim olmuştu
sen o sözleri zalimce yazarken
çocuklar gibi gözlerim dolmuştu....

1. paragraftaki döngünün ilan-ı aşk kısmı, bu şiirin birçok versiyonuyla tekrarlanır; sonuç hüsran olur.. kız, o sözleri zalimce yazmaktan; çocuğun gözleri dolmaktan hiçbir zaman vazgeçmez..

döngüyü "hayatımdan çıkacağına arkadaş kalalım" kısmında kırmak gereklidir...

aşk acı verir

her güzel şeyin mutlaka bir eksiği ya da getirdiği bir zafiyet vardır ki söz konusu şey aşk ise bu da acıdır. maalesef bir taraftan bir taraf mutlaka acı çeker. taraflar birbirlerine acı çektirmek istemiyor olabilir ama çok güçlü duyguların kişileri duygusallaştırdığı ve mantığı izole ettiği de bir gerçektir. yoğun duygular beraberinde mantığı az kullanma, daha hassas olma ve davranma, kolay ödün verme, fedakarlıkta bulanabilme ve taraflardan birinin diğerine karşı daha güçlü duygular hissetmesi gibi özellikleri de peşi sıra getirir. bu durumda hak ettiği davranışları göremeyen kişi umduğunu bulamayacak ve acı çekecektir. karşı tarafta kendisini suçlu hissedecek ve "ben niye onun kadar sevemiyorum, duygularım niye onunki kadar güçlü değil?" diye kendini sorgulamaya başlayıp acının bir tarafına o da bulaşacaktır. aşkın acı vermesi bir de karşılıksız ya da platonik olduğunda veya onunla çok yakın olup, her şeyi beraber yaptığınız halde ve özellikle yanyana olduğunuz zaman ve mekanlarda hissettiklerinizi söyleyememekten ötürü içinizde oluşan sıkıntı hallerinde ortaya çıkmaktadır.
aşk acı vermeye başlamışsa durup düşünmek ve bir adım geriye çekilip ilişkiye şöyle bir bakmak gerekir. durumda düzelme olmazsa son çareye başvurmaktan kaçınılmamalıdır.

tüm hakları yalnızlığına ait...!

sonsuz yolculuğuma seni son durak sandım
şarkılardan mirastı aşk: inandım
ararsam bulurum sandım
bulunca durulurum
durulmuyor denizim

gelirsen diner sandığım bu yalnızlık
durulmuyor durulmuyor

kaoslarım girdaplarım labirentlerim
nice nice dertlerim var

içimden şehirler geçiyor
her durakta duruyor
inmiyorsun

seni en sıcak ben öperdim
kim bilir
ama sen bilmiyorsun...!

ahhhh ulan rızaaaa...!

ateştir, harlandığında etrafınızı dumanıyla sarar ve ifadenizin (duruşunuzun) bulanıklaşmasına neden olur.

ve bu duman sizi de öksürtmeye, boğmaya başladığından ne söylediğiniz ya anlaşılmaz, ya da yanlış anlaşılır.

daha da yoğunlaşınca görünmez olursunuz, garip sesler ve hareketler yapan bir yaratık

hissettiklerinizi saklamak istemeniz dumandan korunmak için nefesinizi tutmaya benzer; bir süre sonra renginiz atar, tutamazsınız, tutarsanız yere yığılırsınız.

saklamak istemezseniz feryadınız nara yahut küfür zannedilir.

13 Kasım 2009 Cuma

hayattan ve herşeyden bir anda soğutan şeyler

kendi kendine çok ciddiye aldığın hayallerin boş olma ihtimali/gerçeği ile başbaşa kalmaktan yorulmak ve kendine küfretmek için saklanacak bir delik bulamamak.

farkedildiği üzre "ihtimal" diye bir şey geçiyor. işte bu da benim tekrar tekrar bittiğim ve ama ders alamayacağımı dahi anlayamadığım andır sedat abi.
-lanet olsun!

her geçen gün artan ölme isteği

hayatın monotonluğu, her gün tekrar tekrar yapılan aynı şeyler, beklediğin şeylerin gerçekleşmemesi ve bunun sonucunda hayattan bir şey beklememe noktasına gelmek. umutsuzluk sonucu doğan huzursuzluk.. yapılan her şeyin anlamsızlaşması, anlamsızlığı bir şeylere dönüştürme isteği sonucu her geçen gün daha da artan bir dürtü. varlığın ne olması gerektiğinden çok ne olmaması gerektiği üzerine düşünülen uzun zamanlar, yavaş yavaş elini ayağını her şeyden çekmeye çabalamak ve uygun zamanı beklemek, hayatın yıllarca dayattığı zorunluluklardan uzaklaşmak için çabalamak; mutsuzluğu, umutsuzluğu yaşam biçimi haline getirmekten önünü görememek, pes etme noktasına gelmek..

SEVGİLİ

özünde bencildir insan. önce "ben" der, "benim" der çoğu zaman; aşık olana kadar... öyle garip bir şey ki aşk, herkeste farklı arızası ama bir şey ortak: aşık olduğu zaman "sen" demeye başlar insan çünkü benliği önce "seninim" demek ister sevgiliye. "bir tek sevgili, nasıl değiştirir dünyanın gerçeğini!" değil mi?

cehennemi yaşadığında mevsim mevsim, duyguların eskidi sanmana rağmen aynı şiddette acıyabildiğini gördüğünde; kırıla kırıla kırılmayı öğrendiğinde ve yalanla bir ömrü geçiremeyeceğin dank ettiğinde kafana yitirdiğin öznedir sevgili...

cennet bahçenin en güzel yeri, çocukluğunun en neşeli günleri, en maskesiz halinin tek şahididir köpek gibi sevdiğini anladığında... pişmanlık, korku ya da mecburiyetleri bir yana bırakıp, tabuları yıkarak ve belki de kendini aşarak özümsediğin her şeydir artık sevgili...

kendini tanımayıp, merak etmeye başladığın o anlardan birinde baktığın aynada görürsün bunu belki. belki de şarkılar yüzüne vurur bir serçe ürkekliğiyle...

12 Kasım 2009 Perşembe

sevdiğini anlamak

bir bakışta anlayamamış, aralarda derelerde vazgeçmekle "o"na koşmak arasında kalmış, bu gel-gitlerle yorulmuş hatta yorulmaktan yorulmuşken, sadece "anla"mak için ne çok çaba sarf ettiğini sorgular hale gelmiş, biraz akışına bırakayım demişken, kendini akışına bile müdahale etmeye çalışırken yakalamışken..bir zaman bir şey görür, bunu sadece "o"nunla paylaşmak istediğini, bir zaman bir şeye güler, "o"nun da gülmesini istediğini fark ettiğini, bir zaman canın sıkılır, omzunda uyuyarak unutmak istediğini görürsün..ve belki çevrende bir dizi de insan vardır bunları paylaşabileceğin.. kimse olmasa ailen vardır mesela ama sana sıradan silüetlerdir onlar..sen "o"nu istersin..bunca zamandır sorguladığının aslında burnunun ucunda durduğuna gülümser daha fazla direnip sorgulamazsın artık..anlamışsındır..

seni de, seni sevdiğimi de sonradan anlamıştım;
sen de, şimdi, gitmiş olduğundan, bu 'anlama'nın da
hiçbir önemi kalmamıştı, artık.

11 Kasım 2009 Çarşamba

BABA

öyle derinki o..hayat felsefesi,hayata katlanışı,herbişeyin altından ustalıkla kalkışı..güçlü insan..
kişiliğini takdir ettiğim insan..derinde bi yerlerde o..çok sık göremesek de birbirimizi,konuşamasak da gözlerime baktığında herşeyi çoktan anladığını görüyorum..beni en iyi o tanıyor aslında..

o rahvan atları anlaşılır kılan sabahlarda
göğsü kasvet sayrılarıyla çarpışıp
delişmen çocuklarını azdırırken dünya
şehrin çarşılarından esen telaş
hıçkırıklarla akşamı karşılayan bir aldanış gibi
babamın incinmiş sesine çökerdi.
yatağına ilk kez akan bir nehrin hırçınlığıyla
karın kapadığı rayları temizleyendi babam.
bir nasihatin başlangıcındaki parmağı hep tehdit,
bütün oğulları kaçgöç,
herkesin yalnız klarnet çalarken duyduğu
kendinin öksüzü ıslak bir adam.
benzemem, diye düşünürken
müsvedde oldum ona.

bütün bozgunlara malik bir adamdı babam
mahzenlerde sakladığım kitaplar kadar müphem.
eski gazetelerle dönerdi akşamları
yani ki posta katarlarının artıkları ..
okuturdu akşamların camlara çarpan geniş sesiyle.
oysa renksiz gazetelerdi çeken bizi
yani yıldız paylaşan üç kardeş
devlet ve babamızdan korurduk kitaplarımızı.
çünkü, sabahına sorardı şehir:
kimdi duvarlara bu kızıl harfleri düşürenler ..
kavmim kadar ümmiydi babam
ya da herkes kadar sis.
dağılır bu kirli yarış,diye düşünürken
yekun oldum ona.

bilmediğim bir rabbin secdesine çağırırken beni
suya inen gözlerin tedirginliği sanırdım onu.
çünkü anlamazdı kimse
raylar boyunca hıçkıran bir adamın
bir boşluğa içinden konuştuğunu maraz gecelerini.
çünkü yalnızlık eski kıbleydi doğu'da
kendimizin kapısını çaldıkça başlayan küfran.
çünkü boşaltılmış köylere umarsızca bakan babam
katarlar boyunca gözyaşı şişelerini görmezdi
o, karın kapadığı rayları temizleyendi sadece
yorulunca klarnet çalan,trenlere.
yürürüm,diye düşünürken
müebbet oldum ona.

gözlerim sarındığım yazlar için ıslakken
onun sefer taslarında kaynamış taşlar,
önünde, gidemediği arasat dağı
solgun takvim yaprakları cebinde ..
her akşam kurulan bir saatti babam.
öldürdüklerin de namazını kılan
acıya vakıf bir adam.
sırtından kayan hırkasını okşarken
bana yeter sanırdım içimdeki haya taşı.
oysa herkes adak,
her şey ses'ti doğu'da.
bu sözle dirilip
bu sözle yaklaşırdım sırtındaki hançere
babasız büyüyen babamın oğulsuzluğuna dokunurdum.
ummam, diye düşünürken
sebep oldum ona.

(yaban olaydım gelirdim merhamet sathına
içimdeki bu fazla yaldızı döker
makas değiştiren trenlerin permilerine sığınarak
uzak çocuklarıyla konuşurken
hep sesi titreyen babamın
ilmini anlardım o zaman:
ey bulanık geçmiş, onun gam oğulları
neden babalarla bu kadar sus çocuklar. )

çırpınan bir saralının, durulduktan sonra
dünyaya fırlattığı o mahzun bakış gibi,
babasına halef olan her çocuğun
bir şerden kopardığı parsa
gün gelir ona da serap olur, diyendi babam.
o zaman şakaklarımdaki parmaklar sadık değildi
kursağımda daralan bu sözün anlamına.
çünkü lazım gelirdi ki
hiç bir söz bizi töhmet altında bırakmasın
ya da kurulanmasın
çocukluktan arta kalan gözyaşları ..
babam kuytu konuşur ve susardı.
katrana bulanmış bir ağacın aleviydi o.
dönmem, diye düşünürken
tavaf oldum ona.

kıssalarla büyüyen bir yol eriydi babam
yanlış bir hayatın doğrusunda ısrar.
istasyon çeşmelerinin üşüyen suları gibi
o fer gözlerden gideli çok
o çorak toprak ezel
birbirimizin ayazında bir ibre ve hata:
her baba aslında bir imadır oğluna.
mevsimler, yıllar ve hayat
ah, böyle böyle geldim huzura.
çiğnedim babamın sancı sırtını
gittim raylarda unutulan hikayelerin kahrına.
ben o dişi taşların oyuklarında duaydım artık.
alışır, alışır, diye düşünürken
merak oldum ona.

kilitlenen dişlerimi açmak için
bir seda kadına vardım sonunda.
oysa, hummayla kıvranırken
babamın yastığıma bıraktığı gazozlar
gibi köpürmüştüm aşklara:
başka biri seyrediyor gözlerinde
sanki bazen kaç kişi --
derdi o üzünç kadın.
bir başıma geçerdim ölüm mülkü vefa topraklarını
sabır çekerdim ağzımdan dökülen veda sularına.
soluksuz bir sabahın ayazında
uzun ve ıslak mühürlerle dönerdim sonunda.
fermandır: babayla bozgun her çocuk
hoyrattır elbet aşklarına.
çünkü zamansız yolcuya susar kavşaklar.
dedim, dedim ve
revan oldum ona

haddim bilsem, yorgun sazlıklardan
bir hırka için geçmezdim.
ah, anlardım: sokaklar evlerden de helak.
bütün gece yağmurda ıslanmış bir köpek gibi
boynumu sebepsiz bir boşluğa uzatarak
bir duvar dibine tüneyip konuşurdum elbet:
babam neden bizden önce kalkardı sofradan ..
ama artık geç bağışlanma dilemek ondan
çünkü kara örtüler atılırken üstüme
canıma kesilen paralar da heba.
hiç gitmedim kendimden uzağa, diye düşünürken
sıla oldum ona.

göğü ne kadar hatmetsem varamazdım
artık asayla yürüyen bir babanın efkarına.
varamazdım, çünkü gördüm:
yaşlandı babam bulanık sulara benzeyerek.
silinmiş el yazmaları,
boynundaki teslim taşı,
her cuma evimizden çıkan yetim yemekleri
kadar ferahtı giderek azalmış öfkesine ..
laf körüğü dünya:
yaşlandıkça neden yalvaran kabirler
gibi bakardı babalar.
neden! diye düşünürken
medet oldum ona.

ezber bir dille uzandım sayfalara
umarsız tepeler, suyu azalmış hürmetler dolandım
sabah ezanları kadar kimsesizdim artık.
oysa nasıl da yalandı geçtiğim ayetler
bunca küf, bunca batık ve sır neyi söylerdi
marifet miydi sümbüllerle açılan sesimin örgüsü
beni ehven-i şer'den öteye götürür müydü
takatsiz dillerin esvabını yırtan menkıbeler
küllenen bir ocağın başına oturtup
babama o giz sözleri söyletir miydi yeniden:
günüm ve zamanım nerdeyse orda tamamım
nerdeyse şer meleklerim orda hazırım ..
rüzgarda dalgalanan bir perde kadar
dokunaklıydı onca aleve susan babamın gözleri.
bakmam, diye düşünürken
nişan oldum ona.

yıllarla hatırladım:
kaza ve bela ondan yanaymış eski zaman.
kabuğuna alışmış bir yaraya
yeniden ilişmenin hazzı gibi
yaşlandıkça anılar ona yorgan:
keçesine sarınıp dağları uyuttuğu
şehri hınzır bir ıslıkla geçtiği
gençliğinin haram günleri,
ürperdikçe ağlayan babam ..
ne bir şarkıya nefes kaldı onda
ne rabbin dağlarında heves.
bütün çocuklarına gizli gizli ağlayan
bir kolun sancısı oldu zamanla.
sabaha karşı, mağlup trenlerin
sarı istasyonlara yanaşması gibiydi babam.
herkesin kulak kesildiği bir sala oldu sonunda.
unuturum, diye düşünürken
mürekkep oldum ona:

artık buruşuk bir çarşaf gibi dağılan
yüzüne bakınca duydum ancak:
anneler erken
ölümlerine yakın sevilir babalar.

10 Kasım 2009 Salı

kurşuni renkler

sigaramın dumanında tüten pişmanlıklar, zamanı unutabilmek hiç bıkmadan, bıktırmadan, yormadan hep yanında olabilmek neden bu kadar zor, neden sadece rüyalar...yolların neden uzak bana, sana gelmeler neden yasak, keskin bir yol ayrımına gelmişken hayatın ve söylemeyi bırak aklına bile getirmekten korkuyorken bu kez gerçekten terkedip gitmeyi bu şehri, göze alabilmeleri, neden öpemem, neden sarılamam, simsiyah uzun saçlarını içime hayat diye çekemem, neden başka bir hayata ertelemeler, yok alamazsın beni deli zaman, istemiyorum kurşuni renkleri sürme üzerime, yok olmaz erken daha biraz geç kalın ne olur, hiç hazır değilim henüz, hazır değilim bu gözyaşlarına, hazır değilim ona veda etmeye, hazır değilim öldürmeye, hazır değilim içime gömmeye, hazır değilim yanaklarımdan akan sıcaklıklara, hazır değilim...hoşçakal...yok olmaz, baharımı istiyorum ben, tanıdık değil bana güz, yapamam biraz geç kalın ne olur...

8 Kasım 2009 Pazar

ben seni arkadaş olarak görüyorum!!!

beklenti, küçük bir parça umudun kovaladığı, o gergin anların arkasından hiçbir karşılığı olmayan bu söz aslında beklenen cevap, sen ise zaten kahrından ziyan olmuşsun şansını denemek adına ... öyle olmasa konu buraya gelinceye kadar çoktan başka hallerle şekillenmez miydi, ve daha da boktan tarafı konuşma o noktaya gelmeden karşı taraf nedense beklenmedik bir şeyle karşılaşmışçasına, şaşırmış rolünü harika oynar, -ama, ben hiç böyle düşünme...- işte orada bir siktir git sözü, küfür değildir, senin bunu yansıtamama, ifade edememe gibi öküzlük hakkını da gizli tutmak ve onun anlayış"sızlık" yeteneğini de eklemek şartıyla..!

bir şey değişir mi, kahrolası hissiyatın, olmuyorsa, olmuyor lan, başkası yok mu, hendeğini zıplayabilecek yeteneğe sahip mi, sahipse bu yazı senin için pek anlamlı olmayacaktır, bana, bu yazıya katlandın, teşekkür ederim.

Sevdikçe İnsan Olmak

insanlığa giden yolda adımlarınızı sevmeye ayarlayıp sıklaştırmak ve hızlandırmak sonucunda ulaşabileceğiniz limanlardan biri.

sevmek lakırtısı başlayınca mütemadiyen aklımıza bir erkeği veya kadını sevmek gelir. sevmenin anlamı bu kadar dar olamaz. seversiniz. hem de ne sevmek! bir çakıl taşını bile seveceğiniz zaman gelir. gökte uçan kuşun damağından düşürdüğü bir tohumun ağaca çevrilmesini görünce nasıl da sever insan o kuşu. yahut yeşil bir doğanın çevrelediği masmavi denizi. bulut kokulu insanların yaşadığı yağmursuz bir kenti sevmez miyiz bazen? beğenmediniz. olmadı mı? peki, ellerimizle diktiğimiz bir ağacın günden güne büyüttüğü gölgesini kızgın güneşin bağrında çırpındıkça sevmez miyiz?

gözlerinin içi kanlanmış, burnunda koca bir sivilce çıkmış, buruşuk yüzlü, kirli elbiselerinin içinde korkuyla baktığımız yaşlı bir kadının sokak kedilerine süt vermek için didindiğini görünce içimizde tatlı bir sevmek hayali belirmez mi?

öylesine severiz ki bir kadını... elimizden tutup mutluluğun şehrine birlikte yürüyeceğimiz bir erkeği...

her bir sevmek nefesimizde daha da soluklanmaz mıyız insanlığa? karşılaştığımız küçücük bir şeyin veya bir insanın karşısında "sevmek"le sınandığımız zaman insanlığımızın o saklı öğeleri elimize tutuşturulmaz mı?

işte her sevmemizde, her sevmekle imtihanımızda ve gözü kapalı sevmelerimizde daha da insan oluruz. daha da... daha da... adım adım...

sevdikçe insan oluruz.

MELANKOLİ

normaldir her sey.. her zamanki gibidir belki de. akliniza takilmis kucuk birsey vardir, kucuk biri ama icinize bastirmayi biliyorsunuzdur ya nasil olsa, kontrol altinda tutarsiniz, kapali oldugu yerden cikamaz. arkadaslarinizla konusursunuz, egleniyorsunuzdur bile.. ama sinsice yaklasir, fark ettirmez geldigini. birden bir sarki baslar, ve alir goturur sizi. daha ne oldugunu anlamadan icinizdeki, o sakli yerdeki hersey disaridadir artik, sizi bogmaya baslamistir. (ve sarki devam eder) birden gulmeleriniz yarim kalir, fark ettirmemek icin rol yaparsiniz, (ve sarki devam eder) ne anlattiginizi dahi fark etmezsiniz, otomatige baglamissinizdir artik kelimelerinizi, (sarki devam eder) soylenenleri algilayamazsiniz; tekrar tekrar sorarsiniz, "efendim?".. icinizdeki insan buyuyordur gittikce, artik icinize sigmamaya baslar.. nefes almaya calisirsiniz fakat sanki unutmus gibisinizdir hayatinizi devam ettirmeniz icin yapmaniz gereken bu seyi.
kalbiniz acir, gozunuzden yas gelene kadar artik..
(ve sarki devam eder)

7 Kasım 2009 Cumartesi

yaşanmamışlık

ne olurdu biz de sahile dalgalar vururken oradan geçen, elele, yeni aşıklar olsaydık... bakışlarımız karşılaşsaydı, ben de utançla başımı eğip gülümseseydim. tam da gün batımında...
ne olurdu biz de aşık olabilseydik... karnımda o tuhaf hisle seni görmeyi arzulayabilseydim. hayaller kursaydım bize; şimdiki gibi.
ve sarılsaydın bana; ama sımsıkı, hiç bırakamayacakmış gibi...

bana her dokunuşunda ürperseydim... heyecanla, aşkla, sadakatle dolsaydı içim... taşsaydım gecelerden yıldızlardan. tek bir dokunuşunla...
öyle yüreğimden aşık olabilseydim ki sana; gençliğim gibi, özgürlüğüm gibi... ve biz hiç ölmeyecekmiş, hiç ayrılmayacakmış gibi baksaydık birbirimize. körpe duygularımızı salıverseydik sahillere, taşlara vururdu da şiddetinden parçalanırdı belki... her hatırayı rüyalarımda tekrar tekrar yaşasaydım keşke, doyasıya yaşasaydım seni...

ve bir gece zamandan çalsaydık ellerimizle.. sonsuzluğa erişseydim sende o gece.. tüm varlığımla sana sarılmışken, dudaklarından dökülen tek hece olsaydı '' aşk ''.
belimi sarıp kendine çekseydin beni ve gözlerimin içine bakıp sussaydın o anda. sana tüm yüreğimi açsaydım, sana olan sevgimin enginliğinde yitip gitmişken başımı çevirdiğimde yanıbaşımda yine seni görseydim. aşkından bir damla düşseydi dudaklarıma... kor gibi yansaydım... ruhumu, bedenimi yaksaydı o damla.. alevler içinde tüm varlığım bıçaklanırken mutlu olsaydım. tüm yangını yarıp sarılsaydın bana, daha da ölseydim, daha da acısaydı ruhum...

seni böyle sevebilseydim keşke...

sen benim... kurtulmak istemedğim kabusum, dokunmaya çekindiğim ateşim, asla erişemediğim ışığımsın...

'' seni seviyorum. ''

SoNBaHaR

TRABZONda yaz bitti sevgilim
mevsim kışa geliyor
buralar aynı
ekim senin bildiğin ekim
yağmurlu
soğuk
puslu
en güzel tarafı
mandalina zamanı
sokak başında
arabacılarda
manavda
çocukluğunu hatılatır sana biliyorum
bana ise seni
avcunu aldığımda
KARADENİZ kokar
KARADENİZ akşamları
avuçlarımda sanki..

şimdi kasım geldi
bir güneş açtı ki sorma
aldanmamak gerek
bu yalancı baharlara..

TRABZON senin bildiğin TRABZON
avuçlarımda mandalina
burnumda KARADENİZ akşamlarının kokusu
TRABZON KARADENİZ
KARADENİZ TRABZON olur...
mevsİmlerin en gÜzeli
seninle
yaşanIr...

Sevildiğini Hissetmek!!!

misal ben bir an kafayı kırayım, mutsuzluğumu kaldıramıyor olayım, başta kendime, sonra tanıdığım herkese, sonda da tüm hayata lanet edeyim.

koşarak evden çıkayım, koşarak kordon'a varayım. hava bozmuş olsun biraz; yağmur yağsın örneğin, insanın içini karartan türünden. içimde serpilip gürbüzleşmesine yıllardır tanıklık ediyor olduğum karanlığın ibret verici görsel bir karşılığıymışçasına sıkıntı verici bir yağmur olsun. ben yine koşayım. ve kenar tahtalıkları üzerinden uçarak atlayayım denize. yüzme biliyor olmanın, hayata dair çabaların sonuçsuzluğunun kahrettirici bir vesikası olduğuna ayayım. ve fırtına kopsun. sular sürekli savursun beni. dalgalar tokatlasın, tuzları gözlerimi yaksın. balıklar suratıma çarpsın, pulları derimi yaksın. martılar yok oluşumu, gemiler boğuluşumu kutsasın. dünya yenilgimi kutlasın, annem babam beni hatırlamasın.

sonra bir an bir şeyler olsun. olsun, gerçekten de bir şeyler olsun. bir ada belirsin. ben o adaya çkayım. dört tarafım acıyla çevrili olsun. denize atladığım andan itibaren öyle değil miydi? kuruyayım, ısınayım sonra ben orada.. sarılsın mesela o ada bana. uykuya dalayım.

sonra uyanayım. her şeyi uykuya dalarken bıraktığım gibi bulayım.

işte o ada sevildiğini hissetmektir.

6 Kasım 2009 Cuma

ölümsüz aşk

bütün sap koşullara rağmen bitmeyen aşktır.benim bildiğim en delikanlı örneği ise diyarbekirli weyseldir.
weysel lise öğrencisi olmayı çok istemiş ama okuyamamıştır. daha sonra liseli bir kıza aşık olur, hergün kızı eve bırakır, evden de alır okula bırakır.tabi kızın bundan haberi olmaz ,platonik takılır weysel, iki km. öteden takib eder. teklikeli dış mihraklara karşı korur kızı.iki yıl bu böyle devam eder ,kız artık weyselin davasıdır.ona aşkım demez, yakışmaz diyarbekir çocuğuna bu entel dantel ayaklar. davam der.

bir gün cesaretini toplar weysel, kıza çıhma teklif etmeye kara verir. gider kızın karşısına çıkar bir sabah ,der ki ;
- meheba baci, bi çorba içah
kız şaşırır, sen de kimsin der ,garipser weyselin bu teklifini
weysel döner derki,
- demek öyle olduk heee
yediremez kendine bunu, reddedilmiş olmanın verdiği dayanılmaz acıylan keydini içkiye verir ,cigaraya verir ,piskopata bağlar.bütün kadınlara düşman olur...
bir gün duyar ki kız evleniyormuş.sorar ,sorurşturur kzın düğün tarihini ve düğünün yappılacaği mekanı öğrenir.düğün akşami gider mekana.gelin damat karşıda oturmuş, millet şemmame oyni.herkes mutli, bi tek cigerim weysel mutsuz bu kahpe dünyada.yanaşır damat masasına eğilir damadın kulağına ve der ki ;
- oğlım bak bu kız benim davamdır ,onu mutsuz edersen seni öldürürem.
ve çeker gider weysel......

bence ölümsüz aşk weyselin davasıdır.

çekip gideyim diyorum, kalıp çek diyorlar...

29 yaşında bi bayan ; 15 yaşında iken birini seviyor yan komşularının oğlu. kızın ailesi ilk okuldan sonra okumasınada dışarı çıkmasına da izin vermiyor , içe dönük bir aile. doğulular , bir bina yaptırmışlar her dairede amcalar oturuyor , yengeler , amca çocukları , onların eşleri ve çocukları aynı binada. 15 yaşında bi kız , yan komşularının oğlu aile fertlerinin dışında gördüğü ilk erkek ve tabi kaçınılmaz son .. erkek kıza çıkma teklif ediyor kız kabul ediyor.bi kaç kez görüşüyorlar , oğlan bir evde buluşma ayarlıyor ,kız saf kötü bişey yapamaz nede olsa babamın abilerimin yüzüne bakıyor ,beni seviyor , evleniriz diyor , gidiyor eve . senin ailen şöyle benimki böyle kavgası sonucu oğlan kızı dövüyor ve ilişkiye zorla giriyor , kızın üstü başı kan , eve geliyor , hemen üstünü değiştiriyor, kimseye yıllarca bişey diyemiyor , imam nikahı kıyılıyor , 2 sene geçiyor oğlan yurt dışına para kazanmaya gidiyor , vatandaşlık alıp seni yanıma alıcam diye diye 3 sene geçiyor , oğlanın ailesi kızın boyu kısa diye istemiyor ,bir gün bir telefon , oğlan hapse girmiş , kızın haftaları ağlayarak geçiyor , sonra öğreniliyorki aslında hapis falan yalan , kız ümidi kessin diye , ayrıldım senden dememek için uydurulmuş bir yalan , kız daha çok üzülüyor , avrupanın altını üstüne getiriyor , aramadık akraba bırakmıyor , en son oğlan dayanamayıp arıyor ve evet yalandı hapise girmedim , evleniyorum burda vatandaşlık alamadığım için beni unut diyor 3 boşoldan sonra telefon kapanıyor , kız aylarca yas tuttuktan sonra ailesinin zoruyla muş lu biri ile evlendiriliyor ,muş a gelin gidiiyor , aynı evin içinde kaynana , kayınbaba, kayın , elti birlikte yaşıyorlar , kaynana kayın baba diğer gelinide döven insanlar , kaynana temizlik hastası , kayınbaba saygısız ağzı bozuk , kayın desen babasının kopyası , kocası iyi ama gaza gelip ayda bir karısını ,arkadaşımın değimi ile düzenli olarak dövüyor ,4 yaşındaki oğuları annesinin yediği dayakları kanıksamış , en ufak bir isteği geri çevrildiğinde annesinin boğazına sarılıyor , gördüklerini uyguluyor ,ramazan ayında yurt dışındaki çocuk türkiyeye ailesini ziyarete geliyor , haberini alan kız hemen kocasına yalvarıp yakarıp ailesini görmek istediğini söylüyor ,bi evesle gelip bir gn önce çocuğun acilen yurt dışına dönmesi için telefon geldiğini ve döndüğünü öğrenip kaldığı süreyi anılarını düşünüp ağlayarak geçiriyor ,adam da evli bi kızı var o da 4 yaşında ,kız annesine yediği dayakları ,mutsuzluğunu ve geçmişte diğer çocuğu aslında ne kadare da çok sevdiğini , onu unutamadığını ağlayarak (bizzat ben şahidim)anlatıyor .
anne ben gitmeyeyim bir daha o eve diyor.
annesi; bizde ayrılmak yok kızım kalıp çek ,diyor .

5 Kasım 2009 Perşembe

AYRILIK-Soner Arıca

Duracağım burada
Gidişini seyredeceğim
Kıpırtısız, sakin gibi görüneceğim
Kavgasız olacak, fırtınasız olacak
Saçma sapan olacak
Organlarım birbirine vuracak
Arkandan sessiz bakacağım
Ben yine salağı oynayacağım...

Gönlüme bir kor düşer
Gitme öyle zamansız
Önce hayaller biter
Yanar külsüz dumansız

Baharlar hiç gelmez
Mevsim hep kış olur
Günlerime güneş doğmaz
Hislerim uyur

Dilimden hiç düşmez
Adın hasret olur
Yüreğimde sızı dinmez
Gülmek güç olur

Ayrılıklar yara açar yara üstüne
Yağmur ağlar sensizliğe iç çekişime
Sensiz olmaz bu yerlerde dünya dar olur
Eğer gidersen bu aşka çok yazık olur

Gittin hayaller yandı
Kül yok
Duman yok
Hiç hiç bişey yok...

4 Kasım 2009 Çarşamba

Sana İhtiyacım Var

'uzun zaman oldu, yüzümdeki maskeyi çıkarıp atamıyorum, kimseler görmesin, hissetmesin kalbimde sürekli kanayan, kabuk bağlayamayan o yarayı diye...
ama gel gör ki ağır geliyor artık bu maske... sen yoksun ve her geçen gün içime kanıyor o yara, korkuyorum... paylaştıkça hafiflermiş ya hani büyük acılar, olmuyor, senden başkası anlayamaz diye korkuyorum, söyleyemiyorum kimselere... bir tek gökteki yıldızlar iyi biliyor duyumsadıklarımı... uykusuz gecelerde bir bir ezberlediler hislerimi...
haydi bırak inadı, gel yanıma... '

3 Kasım 2009 Salı

aşksız yaşamak

"sen korkaksın" diye nefesi el verdiğince bağırdığında konuşma ihtiyacı duymadım. insan neden bir şeyleri tutkuyla isterdi ve neden istekleri olmayınca kendini kaybederdi? çok eskiden, küçücük bir çocukken, bir oyuncak görünce annemin elini bırakmadan, oradan ayrılmasına izin vermeden tepine tepine ağladığım günlerde farkında değildim oyuncağı neden istediğimin. alınıp, iki gün oynanıp bir kenara atılan oyuncaklar birikti, bir dağ oldu, günler geçti, büyüdüm, aşık oldum, sevdim, sevildim, sevilmedim, sevmedim, ve şimdi o gönlümün prenseslerinin nerede ne yaptığından haberim bile yok. tutkuların köreldiği zaman, belki de oyuncağı isteyen çocuk olmaktan çıkıp, büyüyüp, kendimiz oyuncak olduğumuz günlerdi.

"sen korkaksın işte korkak" diye bir çocuk gibi tepine tepine ağlamaya başladığım zaman, yavaşça kalktı. hesabı ödeyip çıktım ve onu mana veremediğim acılarıyla başbaşa bıraktım. benim için; "seninki de yaşam mı" diye düşünüyordu muhtemelen, benden nefret ediyordu, küçümsüyordu. benimki de yaşamdı. her insan aşkla doğar, mayasında vardır, cinsel olgunluğuna ermeden bile aşık olur, ilkokuldaki altın saçlı kıza aşık olur hatta öğretmenine bile aşık olur. ama bir gün gelir, bir aydınlanma çağı yaşar. içgüdülerinin ötesinde, o güdülerine hükmetmesi gereken bir zekaya sahip olduğunu, "neden" sorusunu sorabildiğini fark eder. herkes fark edemez elbette. herkes bir şeyleri fark edebilseydi bugün yeryüzünde tanrıya inanan insan kalmazdı.

bir savaş olsaydı, cephede herkes şan şeref peşine düşerdi, ganimet isterlerdi, adları nesillerce anılacak bir kahraman olmak isterlerdi. tutkuları vardı insanın, bir iş yaparken bazen tutkuları onu yönetirdi. halbuki savaş anlamsızdı, niye insanlar öldürür veya hayatlarını kaybederlerdi ki. herkes savaşırken ben bir köşeye saklansam, bombalar patlarken kurşunlar geçerken sadece izlesem, göğsümü hiç birine siper etmesem, niçin savaştığımı sorgulasam buna korkaklık denirdi. bir nebze aklı olanın yapması gereken de buydu.

herkes aşk ile doluydu, sokakta gördüğü güzel birinin yanına gidiyordu, o gitmiyordu ayakları götürüyordu. hayatında ilk defa gördüğü yakışıklı birine telefonunu veriyor, aramasını umut ediyordu. cevap alamazsa başka birine aynı şeyi yapıyordu. bazıları öpüşüyordu, tenler buluşuyordu. kimisi zaman geçince ağlıyordu, diğerinin arkasından hakaret ediyordu, aşka tövbe ediyordu. ama aşksız kalamıyordu, aşksız yaşamayı bilmiyordu. aşksız yaşamın onları zombileştireceğini düşünüp korkuyordu. aşksız yaşayan insan görünce onu sadece korkaklıkla suçluyordu. herkesin rol çalmaya uğraştığı, kötü oyunculuklarla dolu ve sırf oynamış olmak için oynayan, kendini başrolde sanan figüranların doldurduğu bir oyun muydu hayat. izlemeye bile değmeyecek kötü bir senaryo ve herkes "sen bu oyunun içinde yer almazsan insan değilsin" diyebiliyorken, gülüp geçilebilecek ve umursanmayacak uzun karanlık bir piyes. ayaklarımı uzatıp evimde sigara içmek, kesinikle böylesi bir soytarılığın içinde yer almaktan daha iyiydi, varsın olsun tembel, korkak desinler. sanat buysa ve insan daha güzelini yapmanın imkansız olduğunu anlayabiliyorsa gereksizliklerle boğuşmaya hiç ama hiç gerek yoktu.

mantık vardı elbette, mantıkla anlıyordunuz. tanrının var olmadığını mantıksal olarak ispatlayabilseniz dahi ona inanan milyonlarca insan, neye ve niçin inandığını bilmeden inanmaya devam edecek ve diğer kafir insanların baş düşmanı kesileceklerdi. tutkularıyla süslü bir hayattan kopma düşüncesi onlar için çok fazlaydı. aşk insanları, aşksız bir hayatta ne yapacaklarını bilemezler çünkü her şeylerini şekillendiren duygudur. sevgililerini sevdiklerini sanıp aslında kendilerini sevdiklerini bilemezler. sudan çıkıp evrim geçirip karaya ayak basan insanların arkasından suda oynamaya devam ederler, suda oynamayı severler ve hiç bir zaman karaya ayak basmazlar. karadakiler onlara, onlar karadakilere anlam veremezler. onlar için suda oynamak insanın var olma sebebidir ama karaya çıkıp yürümeyi öğrenen insan da suda oynamaktan sıkıldığı için toprağa ayak basmış, suyu terk etmiştir.

arkamda bıraktığım ağlayan aşk insanının göz yaşları kuruduğunda başka birini bulacaktı ve bana bir hırs, bir garez besleyecekti. bunun nedeni yoktu, ona bir kötülük yapmamıştım. ileride tutkuyla bağlanacağı insanı da belki sadece iki gün önce tanımış olacaktı. gerçekten anlamsızdı bunlar, duyguların seni yönettiği, elimizden geçip giden bir hayatın içindeydik. ya bu oyunun içinde olacaksın ya da kenarda seyirci olarak oturacaksın dediler, "bu oyunu daha önce de izlemiştim, bok gibi" diyip salondan ayrıldım.

2 Kasım 2009 Pazartesi

sevgilim ben seni, yani galiba ben seni....

bekliyorum en çirkin anını ki o an bile
GÖZLERİN ALABİLDİĞİNE YEŞİL
bakmıyım diyorum, koşmaya başlıyorum
kan ter içindeyim, üstüm toz toprak
dinleneyim diyorum yaslandığım kollar
yine senin güçlü kolların hayret ediyorum

sevgilim ben seni, yani galiba ben seni….

diyorum ki bugün atacağım kendimi öpüştüğümüz tepeden
kaç kere elveda geçiyor gözlerimden sayamıyorum
öyle alaycı bakıyorsun bana, kendimi bağlayıp ayağından
yer çekiminden kuvvetli ağırlığın düşemiyorum

sevgilim ben seni, yani galiba ben seni….

sevgilim, bin kere sevgilim diyorum
aklım bulanıyor tövbe ediyorum sana
bir elimde aitliğim bir elimde dünya
ben o dünyanın anasını satayım
yasadıkça daha çok senle doluyorum

sevgilim ben seni, yani galiba ben seni....

sağa dönüyorum yüzün, sola dönüyorum yüzün
geceye kaçıyorum, güneşe sarılıyorum, her yerde bir izin
aldığım nefes eskisi gibi değil, uyuyorum zaman o kadar hafif değil
gelecek albümlerimin yerinde yazarı sen olan kitaplar
göğsüme saplanıyor bıçak bıçak, saçlarımı okşuyorsun

sevgilim ben seni, yani galiba ben seni;

anla işte söyleyemiyorum!!

SEVDİKÇE GÜZEL OLMAK

kör edecek beni aydınlığın kör edecek
ben alışkın değilim gündüzlere
hele böyle güzelliklere
hep karanlıklarda yaşadım yıllardır
bilmiyor musun
çamurlara, çirkeflere bulandım
derin kuyular gördüm
taş zindanlar, korkunç mağaralar gördüm
derken sen çıktın karşıma
sende yıldızlar, sende güneşler sende dünyalar gördüm

ne ahmaklar arasında kalmışız meğer
kimse farkında değil güzelliğinin
seni etten, seni kemikten sanıyorlar
dudaklarını gören öpmeli diyor
saçlarını gören okşamalı
bana sorarsan
hiç dokunmadan sevmeli seni
ve geçip karşına ağlamalı

durmadan yorulmadan ağlamalı
biraz insan yaratıldığımız için
biraz tanrı olmadığımız için
ve bütün orospulukları için dünyanın
durmadan ağlamalı
gözpınarlarında yaş bitince
güzelliğin karşısında insan
kan ağlamalı

saadet ne senin hakkın, ne benim
hem mesut olmak yakışmaz bize
hep böyle çaresizlikler içinde kalmalıyız
yalnızlık tek tesellimiz olmalı
keder desen ekmeğimiz, suyumuz
ne çıkar sevişmekten yana nasibiniz olmasın
biz sevdikçe güzel oluyoruz...
Ü. Yaşar OĞUZCAN

UYURUYANIK

sana uykular taşıyacağım deliksiz
süslü kahvaltılar gibi
kahvaltısız sabahlar
seni uyandırmanın en güzel yolunu bulup
kıyamayacağım uyandırmaya
kimse görmüş değil henüz
bir meleğin nasıl uyuduğunu ama
hala benzetiriz
bir meleği
bir güzelin uykusuna
ama sen melekler gibi uyuma
melekler gibi uyan
tam da ÇAĞLA zamanında baharın
gözünün sürmesini yüreğime akıtman
bir uykunun en güzel yanı
seninle uyanmaktır
senden uzak bir uykuyla
kandıramıyorum hiçbir geceyi...
Yılmaz ERDOĞAN

Tüm İnsanlara Güvenin Sarsılması

biz buna "genelleme yaparak kendini korumak" diyoruz arkadaşlar arasında. hepimiz cahil ama kalbi kırılmış insanlarız biz onlarla. teknik çağıramıyorum konuyu görüyorsun. bir (s)avunma mekanızması mıydı neydi bu? hani şu çok güvendiğiniz, hayal kırıklığına uğratmıştı da sizi, insanoğlu birden güvenilmez olmuştu size- aradığınız güvene sadece geçici olarak ulaşamadığınızı zannediyordunuz, ama şimdi ne işiniz vardı sizin bu iğrenç dünyada değil mi? hani şu babası tarafından hayal kırıklığına uğratılmış- ilgisiz kalmış küçük kızdık da, erkeklere hep utilitarist gözlerle mi bakıyorduk, neydi? kalbi ilk erkek figürü tarafından kırılmıştı da, artık erkek üzerinde estetik detaylar mı arıyorduk hep, neydi? kimimiz ileri gidip faydacı, kimimiz estetik manyağı kusurcular mı oluyorduk ne? kırık aile portrelerimizle gösterişçi mi oluyorduk ne? annemiz yeteri kadar sevmemişti biz küçük oğlanları da, seven kadın görünce fahişe mi zannediyorduk ne? sevgisizlikle kırılarak büyüttüğümüz kalplerimizi, sevgisiz bir dünyaya mı yamıyorduk ne? insan olarak hepimizin travmatik kalp kırıklıklarımız, aşılmaz güven problemleri mi yaratıyordu bizde ne? bir de aşkh mağceralarımız, bizi aldattığı dakikalarda onun yatağında yastığına gözyaşları döküp sabahlara kadar onu beklememiz filan artık zor sever mi yapmıştı bizi ne? yanılmış/kırılmış kalplerin sağlamcılığı, karşısındakinin herşeyine çok değer/önem verenlerin kırılınca zor hayran olanlara dönüşmesi mi, neydi bu? hani şu manipüle edip basitleştirirsek; bir gaddarın tekmelediği köpeğin kuyruğu bacaklarının arasında herkesten çekinerek dolaşması, bir çocuğun severek şımarttığı kedinin her bacağı sırtıyla okşayarak selamlaması mı neydi bu? varoluşumuz, bu sürekli oluş halimiz, aynı zamanda bir doluş hali de miydi ne? yoksa "olmak, ya da dolmamak-bütün mesele boğulmamak" mıydı ne? mümkün müydü hiç incinmeden yaşamak, savunma mekanizmalarıyla- mesela genellemeden yaşamak? yaşama karşı gösterdiğimiz abartılı reaksiyonlarımız neydi yahu? nedendi yahu? arkadaşlar bir yardım edin, daha kabullenip, cesaretle yaşama sarılırsanız geçer diye bitirecektim. sonra siz şaka yaptığımı anlamayacak, "nah geçer" diyecektiniz. biz arkadaşlarımızla birlikte cahilce, "geçmez ama geçmesini istemiş olursun en azından" diyerek sığlaşacaktık. bir kalp kırıklığı hiçbir zaman tam olarak kişi tarafından bilinçli tercih edilemez, sizin kontrolünüz dışındadır, boşuna hırpalamayın kendinizi diyecektim. yaşadıklarınızdan utanmayın, yaşatanlardan nefret etmeyin diyecektim. yaşamı alçak gönüllü bir tavırla karşılayın; içinde bulunduğumuz çağ, sizin kendinizden ve yaşadıklarınızdan nefret etmenizi istiyor, sizi (s)avunma mekanizmalarınızla yönetiyor diyecektim. diyemedim. nasihat veriyormuş gibi görünmek istemedim. üstelik hasta ruhlu, dengesiz, umutsuz, parasız ve cahildim. kimseye güvenmiyorduk biz, ben ve arkadaşlarım. hepimiz evlerimize alarm taktırdık sonra....

1 Kasım 2009 Pazar

KADIN

sigara gibidir.

ya meraktan ya alışkanlıktan başlarsını ikisine de.
sonra o ilk çekilen nefes, o ilk aşk.
korkular sarar etrafını, aile tanıdık eş dost
görmesin kimseler bilmesinler diye gizliden gizliye.
her gruptan kana da bulaşır ikisi de, söyleyin kim inkar edecek?
önce ateş lazımdır ikisini de yakmak için
gönül kor olur kör olur kül olur ve de yakarsa eğer
samanlık da yanar gerisi seyran olur.
sonra alışırsın ikisine de, bir parçan gibi olur.
öyle parça dediysem geri kalanına zararlı tek parçan olur.
kavuşmak üzere ayrılırsın bazen , oruç gibi
kavuşmak başını döndürür sonra yüreğin bir başka çarpar
sevişmek, öyle başından sonuna, her seferinde aynı oluncaya dek
belki acı çekinceye yoruluncaya dek öyle rutinin olur
her şey anlamsız gelinceye kadar bırakmaz seni
sanırsın ki o seni bırakmaz ya, hahay!
aslında sen onu bırakamazsın.
tut ki paran kalmadı, kendisi de gelmedi.
söyle bakalım kim kimi bırakmadı?
güzel olanları vardır ve pahalıdırlar
ucuz olanları çirkin ve başka başka zararlı.
bazen yarıda kesilir atılır, inan onu alan bile vardır.
hiç almadın mı? aramadın mı hiç o yarımları, yarım kalmışları
belki bitmeye yüz tutmuş olanları.
istersen sadece yaşlılıktan ölecek yaşa gel
o vakit bile kaçamakların olur, çocukluk gibi
öyle ya tadı bir o vakit o ilk nefes gibi
neydi dersin, o başımı döndüren dünyamı döndüren
sonra, zararı daha çok derler; bırak derler, sana yakıştıramadım derler
tutulmak bu olsa gerek, bir laf der ki taa içinden : s..erler.
değiştirirsin bazen, başkasına yakum dersin.
yoksa seninki paşa paşa, o başkasına da yok mu dersin.
aranıza yasaklar girer bazen,
aşılmayacak olmayan engeller.
ama bir tek, ona bağlılığın deli gibiyken olur bu.
gün olur onun yüzünden toplum sizi dışlar
gün olur o var diye yanında kimler olmaz ki?
ama sonunda en vazgeçilmezi bile bırakılır
en vazgeçmezi bile pes eder.
kim bilir belki iflas eder
paran biter ya da acı çeker bitersin
son nefesini çeker belki de çeker gidersin.
o da ateş yokken kuru sanır kendini.
yıllar geçer harap olmaya yakın
yakmaya bir ateş arar kendini.

AŞIK OLMAK

sevdiceğin peşinden/sevdicekle birlikte girilen upuzun karanlık bir tünelde yürümektir. eğer peşinden girdiyseniz işler kötü gitmeye biraz daha meyillidir. bu maceranın birkaç sonucu vardır tabi:

1 - yolun sonundaki ışıklı yere çıkarsınız beraber, hayat güzeldir..

2 - tünele girersiniz, giriş görünürden kaybolmadan önce, sevdicek gelme peşimden/benimle mesajını verir. geri dönüş yolunu bulana kadar acı çekersiniz ama çıkarsınız yine de tünelden. yenisine girene kadar biraz temkinli yaşarsınız.

3 - yolun sonundaki o ışıklı yer yine görünür. ama bu sefer iş başkadır. sevdicek çıkar dışarı, siz çıkamadan çıkış kapanır. elde ne var: 0. girdiğin yerden çıkmak zorundasın işte artık. ne kadar ileriye geldiysen o kadar geri gitmek zorundasın. geldiğin kadar zamanda, hatta belki daha fazlasında geri dönmek zorundasın. yol düz belki de kafa sağlam değil ki artık o noktadan sonra. çıkana kadar kafayı yersin. bi daha girilir mi işte o tünele? bak o yine de bilinmez.