aslında yağmurda yürümek pek adetim değil. hele ki öyle bir havada kalkıp da sahile imkanı yok inmezdim. yok yok, severim aslında o mizanseni ama ne bileyim üşenirim fazlaca... ama işte çıkmışım o gün, yürüdüm bolca. koca koca teknelerin dansını en ön sıradan izleyen denizin içi mi daha bulanıktı benimki bilmeden yürüdüm iskeleye doğru, ilerde tek başına oturan silüetin yanına. oturdum yanına, tanımam etmem… sigara paketi vardı elimde, gözleriyle isteyince verdim bir tane, bir sigaralık ateşi rüşvet alarak. yüzüne baktım, gülümsemedi ama güldü içi, anladım. güneşin altında bedava solaryuma maruz kalmış; yüzünde oluşan ağaçsız vadiler yüreğindekilerin habercisi; hayat ezse de hala vakur durabilen enteresan biriydi. yaşı yirmi iki ancak vardı ama akla karayı seçmeye uğraşıyordu gür saçları...
"işsizim." dedi birden, "param yok. açlıktan ağzım kokar bazen... kendime en son üst baş ne zaman aldım hatırlamam. kiramı babam öder. annem? yok. ben çocukken gitmiş evden. üniversiteyi akrabalarımın desteğiyle bitirdim. iş aradım, aramadım değil... var aslında iş, (gülerek) çoook! tabii bedava çalışırsan... ama bedava yemek veren yok ki bana? eh, bedava ısınamıyorum evde... bedava üst baş vereni geçtim, bedava aşık olan bile yok artık dünyada. var mı ki? yok, yok tabii.. herkes bir şey ister hayatta senden... öyle değil mi? paranı, canını ve hatta aşkının karşılığını ister. koşulsuz, taksitsiz, kefilsiz hayat yok! zaten kim kefil olur ki bana?? işsizim. param yok. açlıktan ağzım kokar bazen..."
kendini böylesine çıplak anlatması, kaçacak bir yeri olmadığı için miydi; yoksa gerçekten fazla yalın, abartısız, olduğu gibi gelen, geldiği gibi olan biri miydi asla bilemedim.
15 Kasım 2009 Pazar
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder