26 Aralık 2009 Cumartesi
25 Aralık 2009 Cuma
bak şimdi...
...bak şimdi ben; dünyanın hay-u huyuna bir gönül huzuruyla hoşça tebessüm edebileceğim kadar ölümün bana yakıştığı yerdeyim.herkesi affedebilecek kadar yunmuş yıkanmış,herşeyi anlayabilecek kadar gadre uğramış.kalkışına tanık olduğum her gece otobüsüne bir yüreklilikle Allah kavuştursun diyebilirim.çünkü dilenecek bir tek helallik kaldı.dünya beni hiç terketmeyecek bir korku bırakmışken bu dağlara,keşke o dünyanın gelip geçiciliğine dair iki kelam da ben edebilseydim.veya daha iyisi sözü küçümseyebilseydim...
mektup......
canım kızım/oğlum
sen bu yazıyı okuyabilecek yaşa geldiğinde bu sözlük ya da entrylerim kalacak mı bilmiyorum. ama mutlaka yedeğini alır saklarım yazılarımın. bunun ne demek olduğunu da elbet bir gün anlıycaksın.
mektuba böyle saçma sapan giriş yapmamdan henüz çocuk sahibi olmak için yeterli yaşta olmadığımı anlamakta zorlanmayacaksın. ama şunu iyi biliyorum sana diyeceğim bir sürü şey var. öncelikle senden tüm yüzsüzlüğümle hayatta benim kabüllenemediğim şeyleri kabüllenmeni isteyeceğim. mutlu olmanın, başarılı olmanın anahtarının bundan geçtiğini inanıyorum...
hayatta her zaman yalnız olacaksın... kabul etmesi ve anlaması zor biliyorum. ben hayatta olursam tüm gücümle sana destek ve yardımcı olacağından şüphen olmasın. ama insan doğası bu. sen kendi hayatını oluşturacaksın. yaşının küçük olduğu zamanlarda bile sana ait dünyan ilişkilerin aşkların, düşmanların olacak. ihaneti ve güvensizliği göreceksin. hiç ummadığın insanlardan darbe yiyeceksin. her beslediğin umudun birileri tarafından kırılmaya çalışıldığını göreceksin. yavrum. hayat bu. böyledir. yalnızlığı kabüllen ki güçlü olasın. unutma ki çevrendeki insanlar yalnızlığını paylaştığın yalnızlığı oluşturan bireylerdir. onların ortadan kabolması yalnız kalman demek değil kendi asıl haline geri dönmendir. bu durumu yaşadığında üzülme... hepimiz yalnız doğar yalnız yaşar ve yalnız ölürüz.
asla kimseye güvenme, ipleri kimsenin eline verme, hayatta her zaman için yapmak isteyeceğin şeyler olacak. benim genlerimi taşıdığından ötürü uçuk kaçık planlar yapacaksın. bu süreçte yapmaya çalıştığın eylemlerin tamamlanabilme ihtimalini kimsenin eline verme. büyüdükçe bunu daha iyi anlayacaksın. insanlar kendi çıkarları doğrultusunda sana yardımcı olacaklardır ve onların çıkarları genellikle senin kaybın olacaktır. her işini kendin hallet ve asla kimseye güvenme.
dini konulara asla kafayı takma: büyüdükçe göreceksin ki herkes bir şeylerin peşinde fanatiklik içerisinde kaybolmakta. bir tarafta öbür dünyayı düşünüp kafayı yemiş insanlar diğer tarafta tüm ömrünü dinleri kötülemeye çalışmaya adamış problemli insanlar...iki kısma da prim tanıma hayatını yaşa.hayatta hatalar yapacaksın. yaptığın hatalarla gurur duy asla pişman olma. sadece şunu bil ki aynı hatayı üst üste yapmak ahmaklıktır. sen ahmak olamazsın biliyorum.
sana söylenen övgüleri ve yergileri kafana takma... insanoğlu psikolojik savaş yönünden olgunlaşmış bir hayvandır. hayvan kadar vahşi ama bütün hayvanlardan da daha akılldır. sana söylenen tüm sözler seni bir forma sokmak isteyen insanların oyunlarıdır. asla hiç birine inanma. sen başkalarının gördüğü insan değilsin. sen sadece ve sadece senin hissettiğin insansın.
sen bu yazıyı okuyabilecek yaşa geldiğinde bu sözlük ya da entrylerim kalacak mı bilmiyorum. ama mutlaka yedeğini alır saklarım yazılarımın. bunun ne demek olduğunu da elbet bir gün anlıycaksın.
mektuba böyle saçma sapan giriş yapmamdan henüz çocuk sahibi olmak için yeterli yaşta olmadığımı anlamakta zorlanmayacaksın. ama şunu iyi biliyorum sana diyeceğim bir sürü şey var. öncelikle senden tüm yüzsüzlüğümle hayatta benim kabüllenemediğim şeyleri kabüllenmeni isteyeceğim. mutlu olmanın, başarılı olmanın anahtarının bundan geçtiğini inanıyorum...
hayatta her zaman yalnız olacaksın... kabul etmesi ve anlaması zor biliyorum. ben hayatta olursam tüm gücümle sana destek ve yardımcı olacağından şüphen olmasın. ama insan doğası bu. sen kendi hayatını oluşturacaksın. yaşının küçük olduğu zamanlarda bile sana ait dünyan ilişkilerin aşkların, düşmanların olacak. ihaneti ve güvensizliği göreceksin. hiç ummadığın insanlardan darbe yiyeceksin. her beslediğin umudun birileri tarafından kırılmaya çalışıldığını göreceksin. yavrum. hayat bu. böyledir. yalnızlığı kabüllen ki güçlü olasın. unutma ki çevrendeki insanlar yalnızlığını paylaştığın yalnızlığı oluşturan bireylerdir. onların ortadan kabolması yalnız kalman demek değil kendi asıl haline geri dönmendir. bu durumu yaşadığında üzülme... hepimiz yalnız doğar yalnız yaşar ve yalnız ölürüz.
asla kimseye güvenme, ipleri kimsenin eline verme, hayatta her zaman için yapmak isteyeceğin şeyler olacak. benim genlerimi taşıdığından ötürü uçuk kaçık planlar yapacaksın. bu süreçte yapmaya çalıştığın eylemlerin tamamlanabilme ihtimalini kimsenin eline verme. büyüdükçe bunu daha iyi anlayacaksın. insanlar kendi çıkarları doğrultusunda sana yardımcı olacaklardır ve onların çıkarları genellikle senin kaybın olacaktır. her işini kendin hallet ve asla kimseye güvenme.
dini konulara asla kafayı takma: büyüdükçe göreceksin ki herkes bir şeylerin peşinde fanatiklik içerisinde kaybolmakta. bir tarafta öbür dünyayı düşünüp kafayı yemiş insanlar diğer tarafta tüm ömrünü dinleri kötülemeye çalışmaya adamış problemli insanlar...iki kısma da prim tanıma hayatını yaşa.hayatta hatalar yapacaksın. yaptığın hatalarla gurur duy asla pişman olma. sadece şunu bil ki aynı hatayı üst üste yapmak ahmaklıktır. sen ahmak olamazsın biliyorum.
sana söylenen övgüleri ve yergileri kafana takma... insanoğlu psikolojik savaş yönünden olgunlaşmış bir hayvandır. hayvan kadar vahşi ama bütün hayvanlardan da daha akılldır. sana söylenen tüm sözler seni bir forma sokmak isteyen insanların oyunlarıdır. asla hiç birine inanma. sen başkalarının gördüğü insan değilsin. sen sadece ve sadece senin hissettiğin insansın.
24 Aralık 2009 Perşembe
sessizlik gecenin bir yarısı...!
anlatacak birşeyin olmadığından zannedilse de,
birikmiş acıların boyunu aştığında, için taştığında,
artık anlatacak mecalinin kalmaması durumudur aslen...
yalnızlıktan çıkarılınca geriye kendin kalırsın. ne sessizlik ne yalnızlık... düz adamlık işte budur.
birikmiş acıların boyunu aştığında, için taştığında,
artık anlatacak mecalinin kalmaması durumudur aslen...
yalnızlıktan çıkarılınca geriye kendin kalırsın. ne sessizlik ne yalnızlık... düz adamlık işte budur.
20 Aralık 2009 Pazar
SON
bu mektubu yazıyorum çünkü artık senin kaybedebiliceğin bir ben, ya da benim kaybedebiliceğim bir sen yok. artık biz diye bir şey de yok. şu birkaç aydır belki beni en çok dinleyen oldun, sessizliğimde bile... ve şimdi ben hayatımda bir zamanlar çok önemli bir dinleyici olan ''sen''in yokluğuyla boğuşuyorum. kendi kendime yazıp okumaktansa, senin bu mektubu okuyup tepki vermemen fikri beni biraz daha rahatlatıyor.
insan ne kadar çok şey söylese, ya da elinden geldiğince kendini ifade etse de, derinlerde saklı bir şeyler mutlaka kalıyor. onlar da artçı depremler olarak, seyrek aralıklarla ruhu ve bedeni vurmaya devam ediyor.
geçen gün evde, aylar önce sana yazdığım mektubu buldum ve şimdiki benle o zamanki beni karşılaştırdım. evet, çok değişmişim. o heyecan... bir varmış, bir yokmuş.
işte bu günler hayatın ''biz''li kısmının anlamını yitirmeye çabaladığı, ''biz''li umutların tükendiği anlardan birkaçı. kendimi kandırarak, hep iyi yönünden bakmaya çalışmıyorum artık, çünkü bu kendini kandırma işinin karşılıklı olmazsa yürümeyeceğini öğrendim. aramızdaki şüpheler yaraladı beni ve seni.
insan böyle dönemlerde geriye dönüp sürekli sorguluyor kendisini ve karşısındakini, içindeki öfkeyi ve şefkati. eskiye dönüp o güzel günleri hatırladıkça yüzümde ısrarcı olsa da buruk bir gülümsemeyle oturuyorum, yumuşamadan edemiyorum.
artık içimde bir yanı hiddet diğer yanı ise özlem olan madalyon eskisi kadar keskin sınırlara sahip değil ve katı sınırları olan duygularım yavaş yavaş birbiriyle karışmaya başladı. bu karışık duygularsa yerini git gide dinginliğe bırakıyor.
şu an olmasa da ileride bir gün içimde seninle iletişim kurma isteği uyanabilir. tüm o sölediğim, tükürdüğüm sert sözleri yalayıp yüzüne bakmak zorunda kalabilirim. eskiye olan sonsuz ama yıpratıcı bağlılığım bana hiç düşünmediğim şeyler yaptırıyor bazen. artık sen de geçmişimin bir parçası olacaksın, izin kalacak; arada bir hissettirecek kendisini, hiç olmadık zamanlarda. artık eskisinden daha da güçlüyüm. başım dik, utanmıyorum beni ben yapanlardan.
senin ve benim de bir ilişki yürütebilmemiz zormuş aslında düşündüm de... olmazmış, ama bilmek için yaşamamız gerekirdi. kim ne derse desin... yaşandığı zaman içinde hepsi gerçekti... tüm söylenenler, tüm yaşananlar, tüm hissedilenler ve söylenemeyenler...
yaşandığı zaman içinde güzeldi, ne kadar kötü biterse bitsin... geriye kalanlarsa gerçekleştirilmemiş hayaller ve başka birkaç şey...
bir de bazı soru işaretleri kaldı bende, yanıtlamak istemezsin nasılsa... ve ben...
eskiden de olduğu gibi... öpüyorum seni
insan ne kadar çok şey söylese, ya da elinden geldiğince kendini ifade etse de, derinlerde saklı bir şeyler mutlaka kalıyor. onlar da artçı depremler olarak, seyrek aralıklarla ruhu ve bedeni vurmaya devam ediyor.
geçen gün evde, aylar önce sana yazdığım mektubu buldum ve şimdiki benle o zamanki beni karşılaştırdım. evet, çok değişmişim. o heyecan... bir varmış, bir yokmuş.
işte bu günler hayatın ''biz''li kısmının anlamını yitirmeye çabaladığı, ''biz''li umutların tükendiği anlardan birkaçı. kendimi kandırarak, hep iyi yönünden bakmaya çalışmıyorum artık, çünkü bu kendini kandırma işinin karşılıklı olmazsa yürümeyeceğini öğrendim. aramızdaki şüpheler yaraladı beni ve seni.
insan böyle dönemlerde geriye dönüp sürekli sorguluyor kendisini ve karşısındakini, içindeki öfkeyi ve şefkati. eskiye dönüp o güzel günleri hatırladıkça yüzümde ısrarcı olsa da buruk bir gülümsemeyle oturuyorum, yumuşamadan edemiyorum.
artık içimde bir yanı hiddet diğer yanı ise özlem olan madalyon eskisi kadar keskin sınırlara sahip değil ve katı sınırları olan duygularım yavaş yavaş birbiriyle karışmaya başladı. bu karışık duygularsa yerini git gide dinginliğe bırakıyor.
şu an olmasa da ileride bir gün içimde seninle iletişim kurma isteği uyanabilir. tüm o sölediğim, tükürdüğüm sert sözleri yalayıp yüzüne bakmak zorunda kalabilirim. eskiye olan sonsuz ama yıpratıcı bağlılığım bana hiç düşünmediğim şeyler yaptırıyor bazen. artık sen de geçmişimin bir parçası olacaksın, izin kalacak; arada bir hissettirecek kendisini, hiç olmadık zamanlarda. artık eskisinden daha da güçlüyüm. başım dik, utanmıyorum beni ben yapanlardan.
senin ve benim de bir ilişki yürütebilmemiz zormuş aslında düşündüm de... olmazmış, ama bilmek için yaşamamız gerekirdi. kim ne derse desin... yaşandığı zaman içinde hepsi gerçekti... tüm söylenenler, tüm yaşananlar, tüm hissedilenler ve söylenemeyenler...
yaşandığı zaman içinde güzeldi, ne kadar kötü biterse bitsin... geriye kalanlarsa gerçekleştirilmemiş hayaller ve başka birkaç şey...
bir de bazı soru işaretleri kaldı bende, yanıtlamak istemezsin nasılsa... ve ben...
eskiden de olduğu gibi... öpüyorum seni
gelecek zaman
düne göre şimdinin adı.
olmasaydı tembellik diye bir şey olmazdı. herkes yapacağını hemen yapardı.düşünsenize aklınıza bir şey geldi ve sonra yapma şansınız yok. hemen kalkıp yapardık hepimiz. böylece her şey takır takır yapılırdı. çünkü bekleyeceğin zaman yok.
olmasaydı hayal kırıklığı olmazdı. umut ne için vardır, neye umut vardır? geleceğe. umutlar hep gelecektedir. geleceği cennet yapar umutlar. peki kaçımız bu umutlarımızı tamamen gerçekleştirebilir. tamamını geçtim, yarısını bile yapabilen var mıdır? sonunda ne oluyor o çocukça kurduğun hayaller yetiştirdiğin umutlar yıkılıyor ve altında kalıyorsun. peki gelecek diye bir şey olmasa umut etme şansın var mıydı? yoktu.
olmasaydı şerefsizlikler, pislikler çok çok azalırdı. çoğu insan kötü olmayı düşünmüyor, istemiyor, kimse bilinçli olarak kötüyüm ben kötüyüm diye kötülük yapmıyor. ama günü geçirmek için hepimiz hatalar ve kötülükler yapıyoruz. gerekçemiz de gelecek zamanda bir gün düzeltme şansımız olur nasılsa."ben kötü değilim aslında şimdiyi geçiştirmek için bunu yapıyorum ama ilerde kesin kendi güzel insanlığıma geri döneceğim." ya bi yürü git..
işte bu sebeplerden keşke olmasaydı dediğimdir, ya da bilinç olarak farkında olmasaydık olduğunun. inanın dünya daha güzel bir yer olurdu.
olmasaydı tembellik diye bir şey olmazdı. herkes yapacağını hemen yapardı.düşünsenize aklınıza bir şey geldi ve sonra yapma şansınız yok. hemen kalkıp yapardık hepimiz. böylece her şey takır takır yapılırdı. çünkü bekleyeceğin zaman yok.
olmasaydı hayal kırıklığı olmazdı. umut ne için vardır, neye umut vardır? geleceğe. umutlar hep gelecektedir. geleceği cennet yapar umutlar. peki kaçımız bu umutlarımızı tamamen gerçekleştirebilir. tamamını geçtim, yarısını bile yapabilen var mıdır? sonunda ne oluyor o çocukça kurduğun hayaller yetiştirdiğin umutlar yıkılıyor ve altında kalıyorsun. peki gelecek diye bir şey olmasa umut etme şansın var mıydı? yoktu.
olmasaydı şerefsizlikler, pislikler çok çok azalırdı. çoğu insan kötü olmayı düşünmüyor, istemiyor, kimse bilinçli olarak kötüyüm ben kötüyüm diye kötülük yapmıyor. ama günü geçirmek için hepimiz hatalar ve kötülükler yapıyoruz. gerekçemiz de gelecek zamanda bir gün düzeltme şansımız olur nasılsa."ben kötü değilim aslında şimdiyi geçiştirmek için bunu yapıyorum ama ilerde kesin kendi güzel insanlığıma geri döneceğim." ya bi yürü git..
işte bu sebeplerden keşke olmasaydı dediğimdir, ya da bilinç olarak farkında olmasaydık olduğunun. inanın dünya daha güzel bir yer olurdu.
aşka inanmamak
toplum tarafından insanlara zorla empoze edilen "aşk" kavramına bilinçli bir şekilde ya da hayatın zorlamasıyla inanma yetisini kaybetmektir.
"aşk" kavramı insanlara hazır verilir. insanlar "aşk"ın ne olduğunu kendileri keşfetmezler. okudukları kitaplarda, izledikleri filmlerde, konuştukları insanlarda sürekli kendilerine "aşk" ın tanımı yapılır. bu tanımlar toplumuna göre değişmekle beraber ortak noktaları "aşk'ın gözünün kör olması", "aşk'ın en beklenmeyen anda çıkıp gelebileceği", "aşk için insanın her şeyi yapabileceği" vs.dir.
insan düşünmek istediği sürece düşünen bir varlıktır. insan ne kadar düşünmek isterse, sorgularsa, analiz ederse, çözümlerse o derece vardır ve hayvanlardan farklıdır. bu aşk konusunda da geçerlidir. eğer insan kendisine verilen hazır kavramlara gözü kapalı insanmak yerine kendisi ölçüp tartarsa çok daha öznel ve pragmatik bir tanıma ulaşacaktır.
bu analiz ve sonuçlanma yöntemini köstekleyen din, önyargı, korku vs. gibi kavramlardan sıyrılmak birincil şarttır. insan, kendisine hazır verilen ve kayıtsız ve şartsız inanması gerektiği söylenen şeylere hemen inanan bir yapıdaysa (ki en çok dinde olur) aşk konusunda öznel tanımını yapamaz.
aşk kavramına mantıklı bakılmalıdır. hazır verildiği gibi "aşkta mantık yoktur" yerine tam tersine aşkta mantık aranmalıdır ve sonunda görülmelidir ki aşkta mantık yoktur. mantık olmaması bir tarafa aslında "aşk" denen bir kavram yoktur. "aşk" adıyla maskelenen "şey", bir çok çıkarın bir potada eritilmesidir.
peki bu çıkarlar nedir?
sex, ego tatmini, mazoşizm, bağlanma isteği, heyecan arayışı vs. dir. insanlar "aşık olarak" aslında bu çıkarlarını değerlendirmek isterler. karşıdaki insan için savaştıklarını zannedip aslında kendi egolarını tatmin etmeyi, birileri için bir şeyler yapabileceklerini gösterme tutkusuna kapılırlar.
modern zamanların türkiye'sinde ise aşk kavramı çok tuhaf tanımlanmakta.
öncelikle türkiye, "kültürlerin sentezi" olarak tanımlanmasından mütevellit sürekli bir çatalda kalıp yol seçememe halindedir. bu hal, ikili ilişkilere de yansıdığından dolayıdır ki "göster ama elletme" ve "her sevgilim versin ama karım bakire olsun" kavramları kullanılmaktadır.
eski türkiye'den gelen "duyguların önemsendiği aşk kavramı"ndan sıyrılamamış ama yeni dünyadaki "çıkarcı aşk" kavramına uyum sağlamaya çalışan "teenage" gençlerin en popüler aşk kavramı ise "iç güzellik önemli ama tipe de bakarım yanee" kavramıdır.
yalanlarla yoğrulmuş günümüz aşk kavramına inanmamak için mantıklı olmak, mantıklı olunamıyorsa bile en azından bir kaç tecrübe yaşamak yeterli olacaktır.
"aşk", başlı başına inanılmaması gereken bir kavramdır. hele ki günümüzde iyice çirkinliğe ve bireyselliğe dönüşmüşken inanılması mantıksızdır.
aşka inanmamak, sevgi kavramının çıkarcılığa bulaştırılmasının farkına varan insanların dinginlikle çıkar takaslarını bir köşede ellerinin arasında izlemesidir.
"aşk" kavramı insanlara hazır verilir. insanlar "aşk"ın ne olduğunu kendileri keşfetmezler. okudukları kitaplarda, izledikleri filmlerde, konuştukları insanlarda sürekli kendilerine "aşk" ın tanımı yapılır. bu tanımlar toplumuna göre değişmekle beraber ortak noktaları "aşk'ın gözünün kör olması", "aşk'ın en beklenmeyen anda çıkıp gelebileceği", "aşk için insanın her şeyi yapabileceği" vs.dir.
insan düşünmek istediği sürece düşünen bir varlıktır. insan ne kadar düşünmek isterse, sorgularsa, analiz ederse, çözümlerse o derece vardır ve hayvanlardan farklıdır. bu aşk konusunda da geçerlidir. eğer insan kendisine verilen hazır kavramlara gözü kapalı insanmak yerine kendisi ölçüp tartarsa çok daha öznel ve pragmatik bir tanıma ulaşacaktır.
bu analiz ve sonuçlanma yöntemini köstekleyen din, önyargı, korku vs. gibi kavramlardan sıyrılmak birincil şarttır. insan, kendisine hazır verilen ve kayıtsız ve şartsız inanması gerektiği söylenen şeylere hemen inanan bir yapıdaysa (ki en çok dinde olur) aşk konusunda öznel tanımını yapamaz.
aşk kavramına mantıklı bakılmalıdır. hazır verildiği gibi "aşkta mantık yoktur" yerine tam tersine aşkta mantık aranmalıdır ve sonunda görülmelidir ki aşkta mantık yoktur. mantık olmaması bir tarafa aslında "aşk" denen bir kavram yoktur. "aşk" adıyla maskelenen "şey", bir çok çıkarın bir potada eritilmesidir.
peki bu çıkarlar nedir?
sex, ego tatmini, mazoşizm, bağlanma isteği, heyecan arayışı vs. dir. insanlar "aşık olarak" aslında bu çıkarlarını değerlendirmek isterler. karşıdaki insan için savaştıklarını zannedip aslında kendi egolarını tatmin etmeyi, birileri için bir şeyler yapabileceklerini gösterme tutkusuna kapılırlar.
modern zamanların türkiye'sinde ise aşk kavramı çok tuhaf tanımlanmakta.
öncelikle türkiye, "kültürlerin sentezi" olarak tanımlanmasından mütevellit sürekli bir çatalda kalıp yol seçememe halindedir. bu hal, ikili ilişkilere de yansıdığından dolayıdır ki "göster ama elletme" ve "her sevgilim versin ama karım bakire olsun" kavramları kullanılmaktadır.
eski türkiye'den gelen "duyguların önemsendiği aşk kavramı"ndan sıyrılamamış ama yeni dünyadaki "çıkarcı aşk" kavramına uyum sağlamaya çalışan "teenage" gençlerin en popüler aşk kavramı ise "iç güzellik önemli ama tipe de bakarım yanee" kavramıdır.
yalanlarla yoğrulmuş günümüz aşk kavramına inanmamak için mantıklı olmak, mantıklı olunamıyorsa bile en azından bir kaç tecrübe yaşamak yeterli olacaktır.
"aşk", başlı başına inanılmaması gereken bir kavramdır. hele ki günümüzde iyice çirkinliğe ve bireyselliğe dönüşmüşken inanılması mantıksızdır.
aşka inanmamak, sevgi kavramının çıkarcılığa bulaştırılmasının farkına varan insanların dinginlikle çıkar takaslarını bir köşede ellerinin arasında izlemesidir.
17 Aralık 2009 Perşembe
OPTİMİZE EDİLMİŞ HAYATLAR
hemen her gün yataklarından isteyerek ya da istemeyerek ayrılan insanların sahip olmak istediği hayattır, bunların birlikte fecreylediği hayatlardır... herkesin derdi beni geriyor şuan, bugün eğlenesim var şen şakrak, şehnaz longa, nihavendin viyadüğünü çevreyoluna bu gece bağlamak istiyorum.
normal olan her insan sabah kalkmak için gece yatmaz mı ? geceyi sabaha bağlaması, acaba sabah uyanamamaktan korktuğu için midir ? bilinmez ! ötekilerden bu tarafa en önemli yanı, herkes sabah daha iyi bir hayata uyanmak isteyerek gece yatağına girer. çoğumuz yastığa kafayı koyduğumuzda:
- bugün şunları şunları yapmasam iyi olacaktı, niye yaptım ki sanki ! yok yok bugün söylediğin sözler senin sözlerin değildi oğlum mahmut, çeki düzen ver kendine,
gibi kişisel argümanları kıvıra kıvıra bir yerlerimize batırıyoruz. hem de ne iğne ne de çuvaldız. fsm köprüsündeki çelik halatlarla. çünkü her insan kendisini karşındakilerden daha fazla eleştirir, daha fazla hırpalar. yapmam diyen burnundan kıl aldırmayandır. vicdan en büyük optimizasyon parametresi.
hemen her gün yataklarından isteyerek ya da istemeyerek ayrılan insanların sahip olmak istediği hayattır, bunların birlikte fecreylediği hayatlardır... herkesin derdi beni geriyor şuan, bugün eğlenesim var şen şakrak, şehnaz longa, nihavendin viyadüğünü çevreyoluna bu gece bağlamak istiyorum.
normal olan her insan sabah kalkmak için gece yatmaz mı ? geceyi sabaha bağlaması, acaba sabah uyanamamaktan korktuğu için midir ? bilinmez ! ötekilerden bu tarafa en önemli yanı, herkes sabah daha iyi bir hayata uyanmak isteyerek gece yatağına girer. çoğumuz yastığa kafayı koyduğumuzda:
- bugün şunları şunları yapmasam iyi olacaktı, niye yaptım ki sanki ! yok yok bugün söylediğin sözler senin sözlerin değildi oğlum mahmut, çeki düzen ver kendine,
gibi kişisel argümanları kıvıra kıvıra bir yerlerimize batırıyoruz. hem de ne iğne ne de çuvaldız. fsm köprüsündeki çelik halatlarla. çünkü her insan kendisini karşındakilerden daha fazla eleştirir, daha fazla hırpalar. yapmam diyen burnundan kıl aldırmayandır, egosu sabah ereksiyonun pijamayı şişirdiği kadar şiştiğinden mütevellit böyle buyurur. vicdan en büyük optimizasyon parametresi.
- vicdan ............(1)
otobüs durağında bekleyen insanlar, durağa geldikleri ilk dakikada:
- kodumun otobüsü gelse de binsem. demezler.
bekar olanlar, birini görsem de hayatım değişse, bu durağa her gün koşa koşa gelsem derler. derler dediysem, zihin mekanizması böyle çalışır, bol bol seratonin salgılanır. kulağında müziği, işe gidene kadar alayına mesafeli duranlar da vardır, sayıları oldukça çoktur. o gelecek otobüs gelir elbette, herkes düşüncelerinin balonlarını otobüse sıkıştırır. kiminin balonu ötekinin balonuyla kesişir. pat diye bir muhabbet başlayabilir... işe mi ? nerde çalışıyorsun ? almayın kardeşim şu otobüse bu kadar insan ! azizim vallahi çekilicek çile değil bizimki. bu gibi bir dolu muhabbet. yer vermeye çalışan insanlar, yer kapmaya çalışan insanlar, birilerine abanan insanlar, leş kokusu yayan insanlar. saygı önemli diğer bir parametre.
- saygı............(2)
işteyken, okuldayken insanların hali en görülmeye değenidir. "bir insanı ya alışverişte ya da yolculukta tanı" diye boşuna dememişler. bütün kalkanların indiği zamanlardır bunlar. birbirlerini hırsıyla paralayan, boğan insanları hemen hepimiz tanırız. yetiştirilme tarzı mıdır ? hayata karşı kaybettiği harplerin yarasını kapatmak için midir ? bilinmez mütemadiyen daha fazla kazanmak için, diğer insanları hiçe sayan ademoğullarının sayısı az mıdır ? oburluk diğer parametre.
- oburluk ............(3)
ada sahillerinden gelen sevgiliyi hangimiz s.ktir ederiz. ben etmem! ama gelen sevgili dolu mu gelmiştir ? boş mu ? benim için o önemlidir, çoğumuz için de bu böyledir. salt sevişme pek uzun sürmeyecektir. paylaştıkça büyüyen sevgi zırvalamasına girmeyeceğim. şimdi biri okumuyorum arkadaş deyip çeker gider. kaybetmek istemiyorum. insani ilişkilerde çifterin bilgi birikimleri önemlidir ki, aynı dili konuşmak yetmez. biri kelime ararken diğeri cümleyi kuracak elemanları sırtlayabilmeli. bunun için bilgi sahibi olmak, fikir sahibi olmaktan önce gelir. esasen her yer de bu böyledir. hayat görüşlerinin kesiştiği noktadan indirilen dikme çiftlerin arasına duvar olursa böyle aşkın ızdırabını. şahsi kanaatim görüşler bir yer de kesişmemeli, yatay ve düşey asimptot ları olabildiğince yakın olmalı. bu türlü birinin ak dediğine diğer illa kara demek zorunda olmayacaktır. araya bir çizgi çekilirse çiftlerden biri paralel evren dedir. farklı bakış açısıdır yani, yok yere boğazlamak istenmeyen advers etkidir. hoşgörü diğer parametre.
- hoşgörü ............(4)
çalıştığı yere ihanet eden, başka bir tabirle yediği kaba pisleyen insanlar yok mu ? sürüsüne bereket... 80 yapımı filmlerin teması hep dürüst olmanın enayilik olduğu, çalan çırpanın toplumsal statü kazandığı gerçeğini göstermiyor mu ? gerçi o filmler bir yakarış, bir mesaj içeren, o zamanın içinde bulunduğu toplumsal yaraların bir patlaması değil midir ? buradan hareketle bir doktor, insan sağlığı ile ilgili öğrendiği onca şeyden sonra, bunları kötüye kullanmayacağına dair yemin ederken, bir mühendis kezâ, bazı çürük domateslerin isteyerek kötüye kullandıkları bir yalan mı ? bu çürükler giderek insanları kendilerine benzetmedi mi ? iş yeri örneğini verdim, oradan devam edeyim. binbir zorlukla veya torpille girilen bir iş ortamına, insanın davranış biçimi nasıl olmalıdır ? ilk başlarda olabildiğince naiftir. sonra sonra, artık üstünden çaylak imajını attıktan sonra, işin hinliklerini öğrendikten sonra, patrona veya iş arkadaşına gıcık olmaya başladıktan sonra, insan korteks i mütemadiyen bencilce çalışır. almış olduğu eğitim, sahip olduğu erdemler, arkasında dağ gibi duran onuru birden hiç olur. bu durumun paradoks ile yakından uzaktan hiçbir ilişkisi yoktur. çünkü insanoğlu bunu isteyerek yapar. bunun yegâne sebebi, çekirdek aileden alamadığı aile eğitimi, toplumsal yaşam gereklilikleri bilmeme, insani ilişkilerden anlamama... yani toparlarsam ahlâk sorunu. ahlâk bir diğer parametre.
- ahlâk ............(5)
gökyüzüne baktığında orada yıldız göremeyen insan, acaba gökyüzüne gündüz mü bakıyordur yoksa gece mi ? sevdiğine baktığında kalbini görememesi, kalbin yokluğuna mı işarettir yoksa soyutluğuna mı ? bazı şeyler vardır sorgulanmaz bazı şeyler vardır sorgulanmalı. insanlar bu sorgulama operasyonlarında kantarın topuzunu öylesine hoyratça kullanırlar ki hem kendilerine hem de çevresindekilere hayatı zindan ederler. şöyle bir tezim var; bir şey sorgulandığında, insan kendinde bir heyecan hissediyorsa ve bu heyecan bir adım ileri götürecek kadar enerji de veriyorsa sorgulanmalı. sınırları olan bir sorgulama olmalı yalnız. ne kendine ne de diğerlerine zerre kadar zarar vermemeli. bu sorgulamada, eğer insan yeni veriler elde ediyorsa ve bu veriler insanda devam etme arzusu oluşturuyorsa, doğru yoldadır. diğer türlüsünü anlatmak zor, denememeye gayret ediyorum ve deneyenlerin anlayacağını düşünerekten o kısma girmiyorum. karşınızdakinden emin olmak için onu türlü testlere tabi tutmak mı gerekir ? yoksa belli süreçlere gark olmasını beklemek mi ? bir insana kendinizi sevdirmek istemeniz mi önemli ? yoksa karşınızdakinin sizi sevmesini beklemek mi ? eğer bir insana kendinizi sevdirirseniz, yapmacıklıktan öteye gidemezsiniz. çünkü asıl sizi tanımamıştır. sevilecek taraflarınızı göstermişsinizdir. sizi bütünüyle görememiştir. peki sizi bütünüyle görememesi sizin kötü biri olduğunuza mı işarettir, yoksa tamamen sizin hatanız mıdır ? insanların sizi sevmesi için izin vermeniz gerekir. ve bu sürecin doğal yollardan ilerlediğinden emin olmanız gerekir. karşılık mı önemli ? yoksa karşılıksızlık mı ? bence ikisinin de önemi yok. bir şey sizin böbreküstü bezleri nizi aktive ediyor ise salt bir ilgi söz konusu değildir. dış etkenlerin sebebiyet verdiği atraksiyonların başlangıcıdır. salgılanan hormonlar ota, boka güzel bakmanızı sağlıyorsa, ki bu sizin art niyet göstermeyen durumunuzdur, doğru yoldasınız demektir. sevgi diğer önemli parametre.
- sevgi ............(6)
bahsini geçirdiğim bu 6(altı) parametre; vicdan, ahlâk, saygı, sevgi, hoşgörü ve oburluk insanın yaşamını optimal hale getirmesi için ayar yapması gereken parametrelerdir. şimdi oturup size eksponansiyel algoritma çözümlemesi yapmayacağım. herkes kendini çok iyi tanır ve bilir. kendinize baktığınızda ve bir de bu parametrelere baktığınızda neler görüyorsunuz, merak edersiniz... sıraladığım bu parametreler belli bir anlam üzerine sıralanmıştır. herkes için öncelik sırası değişecektir elbetteki. haddinden fazla seven insana, anasından emdiği süt itinayla burnundan getirilir. hoşgörüsü sıkıcı ve irite edici bir hale gelen insan için, umursanmama, önemsenmeme gibi tepkiler olasıdır. ama şahsi kanaatim vicdanı yerine oturmamış ve çekirdekte olmayan bir insanın yörüngeden çıkmasını dalton atom modeli bile onaylayacaktır.
hepsi için sıralama şekli insandan insana değişir ama sonuçta hepsi hayatı daha efektif kullanmak yolunda olumlu kapılar açar. açık veren bir insanın hayatını osman altuğ hocama emanet etmek elbette bir çözüm olabilir ama sorunun dibine girip size bir doz kerim erim önerirken, sizi aslında sorunu kökten çözmeye iletiyorum. modifikasyon lar, belli taşları yerinden oynatmayacaksa sadece makyajdır. kafanız attığında s.ktir edersiniz, dönersiniz başa.
insan mutlu olmayı ister ama, nasıl mutlu olunur bilmez. rahatı kendisine batırır ama battığı yerden çıkartmayı bilmez. sevilmek ister ama sevmeyi bilmez. ahlâksızlıktan dem vurur ama etik oluşumunu bilmez. benim tezim, insanların hayatını daha iyi idame ettirmesi için denklemini yanlış kurduğu yönünde. oturup saatlerce hesaplama yapmasına gerek yok. az gözlem sorunun büyük kısmını çözecektir. mutlu olan insanları incelemek, mutluluğu sevgi denklem elemanını ne kadar şiddette kullanacağı konusunu da doğru karar vererek yakalayabilir.
her şeyi bilmek zaten imkânsız iken, herkesin kendi 1. dereceden denklemini kurabilmesi su götürmez bir gerçektir. yükselen hayat standardı denklemi kendiliğinden 2. ve 3. derecelere taşır. artan dereceler artan sorunlar, problemler demektir. bulunduğu standart ve koşullarda optimize yaşamak tarifi mümkün olan konforu sağlayacaktır. eşşeğe binmeden atı tasavvur etmek hiçbir şeyin doğru ilerlemeyeceğini işaret eder.
tüm parametreler kişisel argümanlarla yoğurulup, öncelikle pilot çalışılıp daha sonra ölçek büyütmeye gidilirse, ki herkes kendi dünyasını sınırlarını üç aşağı beş yukarı bilir, sonuç alınmasa da en azından denenmiş olur. neleri deniyoruz, denemediklerimiz içimizi gıcıklatmıyor mu, hiç mi çocuk olmadınız yahu ?
özellikle din konusuna girmedim. çünkü dinlerin her türlüsünü yaşayan insan, dinin getirdiği parametrelere sahip olacaktır. o parametreleri de zaten saydık.
normal olan her insan sabah kalkmak için gece yatmaz mı ? geceyi sabaha bağlaması, acaba sabah uyanamamaktan korktuğu için midir ? bilinmez ! ötekilerden bu tarafa en önemli yanı, herkes sabah daha iyi bir hayata uyanmak isteyerek gece yatağına girer. çoğumuz yastığa kafayı koyduğumuzda:
- bugün şunları şunları yapmasam iyi olacaktı, niye yaptım ki sanki ! yok yok bugün söylediğin sözler senin sözlerin değildi oğlum mahmut, çeki düzen ver kendine,
gibi kişisel argümanları kıvıra kıvıra bir yerlerimize batırıyoruz. hem de ne iğne ne de çuvaldız. fsm köprüsündeki çelik halatlarla. çünkü her insan kendisini karşındakilerden daha fazla eleştirir, daha fazla hırpalar. yapmam diyen burnundan kıl aldırmayandır. vicdan en büyük optimizasyon parametresi.
hemen her gün yataklarından isteyerek ya da istemeyerek ayrılan insanların sahip olmak istediği hayattır, bunların birlikte fecreylediği hayatlardır... herkesin derdi beni geriyor şuan, bugün eğlenesim var şen şakrak, şehnaz longa, nihavendin viyadüğünü çevreyoluna bu gece bağlamak istiyorum.
normal olan her insan sabah kalkmak için gece yatmaz mı ? geceyi sabaha bağlaması, acaba sabah uyanamamaktan korktuğu için midir ? bilinmez ! ötekilerden bu tarafa en önemli yanı, herkes sabah daha iyi bir hayata uyanmak isteyerek gece yatağına girer. çoğumuz yastığa kafayı koyduğumuzda:
- bugün şunları şunları yapmasam iyi olacaktı, niye yaptım ki sanki ! yok yok bugün söylediğin sözler senin sözlerin değildi oğlum mahmut, çeki düzen ver kendine,
gibi kişisel argümanları kıvıra kıvıra bir yerlerimize batırıyoruz. hem de ne iğne ne de çuvaldız. fsm köprüsündeki çelik halatlarla. çünkü her insan kendisini karşındakilerden daha fazla eleştirir, daha fazla hırpalar. yapmam diyen burnundan kıl aldırmayandır, egosu sabah ereksiyonun pijamayı şişirdiği kadar şiştiğinden mütevellit böyle buyurur. vicdan en büyük optimizasyon parametresi.
- vicdan ............(1)
otobüs durağında bekleyen insanlar, durağa geldikleri ilk dakikada:
- kodumun otobüsü gelse de binsem. demezler.
bekar olanlar, birini görsem de hayatım değişse, bu durağa her gün koşa koşa gelsem derler. derler dediysem, zihin mekanizması böyle çalışır, bol bol seratonin salgılanır. kulağında müziği, işe gidene kadar alayına mesafeli duranlar da vardır, sayıları oldukça çoktur. o gelecek otobüs gelir elbette, herkes düşüncelerinin balonlarını otobüse sıkıştırır. kiminin balonu ötekinin balonuyla kesişir. pat diye bir muhabbet başlayabilir... işe mi ? nerde çalışıyorsun ? almayın kardeşim şu otobüse bu kadar insan ! azizim vallahi çekilicek çile değil bizimki. bu gibi bir dolu muhabbet. yer vermeye çalışan insanlar, yer kapmaya çalışan insanlar, birilerine abanan insanlar, leş kokusu yayan insanlar. saygı önemli diğer bir parametre.
- saygı............(2)
işteyken, okuldayken insanların hali en görülmeye değenidir. "bir insanı ya alışverişte ya da yolculukta tanı" diye boşuna dememişler. bütün kalkanların indiği zamanlardır bunlar. birbirlerini hırsıyla paralayan, boğan insanları hemen hepimiz tanırız. yetiştirilme tarzı mıdır ? hayata karşı kaybettiği harplerin yarasını kapatmak için midir ? bilinmez mütemadiyen daha fazla kazanmak için, diğer insanları hiçe sayan ademoğullarının sayısı az mıdır ? oburluk diğer parametre.
- oburluk ............(3)
ada sahillerinden gelen sevgiliyi hangimiz s.ktir ederiz. ben etmem! ama gelen sevgili dolu mu gelmiştir ? boş mu ? benim için o önemlidir, çoğumuz için de bu böyledir. salt sevişme pek uzun sürmeyecektir. paylaştıkça büyüyen sevgi zırvalamasına girmeyeceğim. şimdi biri okumuyorum arkadaş deyip çeker gider. kaybetmek istemiyorum. insani ilişkilerde çifterin bilgi birikimleri önemlidir ki, aynı dili konuşmak yetmez. biri kelime ararken diğeri cümleyi kuracak elemanları sırtlayabilmeli. bunun için bilgi sahibi olmak, fikir sahibi olmaktan önce gelir. esasen her yer de bu böyledir. hayat görüşlerinin kesiştiği noktadan indirilen dikme çiftlerin arasına duvar olursa böyle aşkın ızdırabını. şahsi kanaatim görüşler bir yer de kesişmemeli, yatay ve düşey asimptot ları olabildiğince yakın olmalı. bu türlü birinin ak dediğine diğer illa kara demek zorunda olmayacaktır. araya bir çizgi çekilirse çiftlerden biri paralel evren dedir. farklı bakış açısıdır yani, yok yere boğazlamak istenmeyen advers etkidir. hoşgörü diğer parametre.
- hoşgörü ............(4)
çalıştığı yere ihanet eden, başka bir tabirle yediği kaba pisleyen insanlar yok mu ? sürüsüne bereket... 80 yapımı filmlerin teması hep dürüst olmanın enayilik olduğu, çalan çırpanın toplumsal statü kazandığı gerçeğini göstermiyor mu ? gerçi o filmler bir yakarış, bir mesaj içeren, o zamanın içinde bulunduğu toplumsal yaraların bir patlaması değil midir ? buradan hareketle bir doktor, insan sağlığı ile ilgili öğrendiği onca şeyden sonra, bunları kötüye kullanmayacağına dair yemin ederken, bir mühendis kezâ, bazı çürük domateslerin isteyerek kötüye kullandıkları bir yalan mı ? bu çürükler giderek insanları kendilerine benzetmedi mi ? iş yeri örneğini verdim, oradan devam edeyim. binbir zorlukla veya torpille girilen bir iş ortamına, insanın davranış biçimi nasıl olmalıdır ? ilk başlarda olabildiğince naiftir. sonra sonra, artık üstünden çaylak imajını attıktan sonra, işin hinliklerini öğrendikten sonra, patrona veya iş arkadaşına gıcık olmaya başladıktan sonra, insan korteks i mütemadiyen bencilce çalışır. almış olduğu eğitim, sahip olduğu erdemler, arkasında dağ gibi duran onuru birden hiç olur. bu durumun paradoks ile yakından uzaktan hiçbir ilişkisi yoktur. çünkü insanoğlu bunu isteyerek yapar. bunun yegâne sebebi, çekirdek aileden alamadığı aile eğitimi, toplumsal yaşam gereklilikleri bilmeme, insani ilişkilerden anlamama... yani toparlarsam ahlâk sorunu. ahlâk bir diğer parametre.
- ahlâk ............(5)
gökyüzüne baktığında orada yıldız göremeyen insan, acaba gökyüzüne gündüz mü bakıyordur yoksa gece mi ? sevdiğine baktığında kalbini görememesi, kalbin yokluğuna mı işarettir yoksa soyutluğuna mı ? bazı şeyler vardır sorgulanmaz bazı şeyler vardır sorgulanmalı. insanlar bu sorgulama operasyonlarında kantarın topuzunu öylesine hoyratça kullanırlar ki hem kendilerine hem de çevresindekilere hayatı zindan ederler. şöyle bir tezim var; bir şey sorgulandığında, insan kendinde bir heyecan hissediyorsa ve bu heyecan bir adım ileri götürecek kadar enerji de veriyorsa sorgulanmalı. sınırları olan bir sorgulama olmalı yalnız. ne kendine ne de diğerlerine zerre kadar zarar vermemeli. bu sorgulamada, eğer insan yeni veriler elde ediyorsa ve bu veriler insanda devam etme arzusu oluşturuyorsa, doğru yoldadır. diğer türlüsünü anlatmak zor, denememeye gayret ediyorum ve deneyenlerin anlayacağını düşünerekten o kısma girmiyorum. karşınızdakinden emin olmak için onu türlü testlere tabi tutmak mı gerekir ? yoksa belli süreçlere gark olmasını beklemek mi ? bir insana kendinizi sevdirmek istemeniz mi önemli ? yoksa karşınızdakinin sizi sevmesini beklemek mi ? eğer bir insana kendinizi sevdirirseniz, yapmacıklıktan öteye gidemezsiniz. çünkü asıl sizi tanımamıştır. sevilecek taraflarınızı göstermişsinizdir. sizi bütünüyle görememiştir. peki sizi bütünüyle görememesi sizin kötü biri olduğunuza mı işarettir, yoksa tamamen sizin hatanız mıdır ? insanların sizi sevmesi için izin vermeniz gerekir. ve bu sürecin doğal yollardan ilerlediğinden emin olmanız gerekir. karşılık mı önemli ? yoksa karşılıksızlık mı ? bence ikisinin de önemi yok. bir şey sizin böbreküstü bezleri nizi aktive ediyor ise salt bir ilgi söz konusu değildir. dış etkenlerin sebebiyet verdiği atraksiyonların başlangıcıdır. salgılanan hormonlar ota, boka güzel bakmanızı sağlıyorsa, ki bu sizin art niyet göstermeyen durumunuzdur, doğru yoldasınız demektir. sevgi diğer önemli parametre.
- sevgi ............(6)
bahsini geçirdiğim bu 6(altı) parametre; vicdan, ahlâk, saygı, sevgi, hoşgörü ve oburluk insanın yaşamını optimal hale getirmesi için ayar yapması gereken parametrelerdir. şimdi oturup size eksponansiyel algoritma çözümlemesi yapmayacağım. herkes kendini çok iyi tanır ve bilir. kendinize baktığınızda ve bir de bu parametrelere baktığınızda neler görüyorsunuz, merak edersiniz... sıraladığım bu parametreler belli bir anlam üzerine sıralanmıştır. herkes için öncelik sırası değişecektir elbetteki. haddinden fazla seven insana, anasından emdiği süt itinayla burnundan getirilir. hoşgörüsü sıkıcı ve irite edici bir hale gelen insan için, umursanmama, önemsenmeme gibi tepkiler olasıdır. ama şahsi kanaatim vicdanı yerine oturmamış ve çekirdekte olmayan bir insanın yörüngeden çıkmasını dalton atom modeli bile onaylayacaktır.
hepsi için sıralama şekli insandan insana değişir ama sonuçta hepsi hayatı daha efektif kullanmak yolunda olumlu kapılar açar. açık veren bir insanın hayatını osman altuğ hocama emanet etmek elbette bir çözüm olabilir ama sorunun dibine girip size bir doz kerim erim önerirken, sizi aslında sorunu kökten çözmeye iletiyorum. modifikasyon lar, belli taşları yerinden oynatmayacaksa sadece makyajdır. kafanız attığında s.ktir edersiniz, dönersiniz başa.
insan mutlu olmayı ister ama, nasıl mutlu olunur bilmez. rahatı kendisine batırır ama battığı yerden çıkartmayı bilmez. sevilmek ister ama sevmeyi bilmez. ahlâksızlıktan dem vurur ama etik oluşumunu bilmez. benim tezim, insanların hayatını daha iyi idame ettirmesi için denklemini yanlış kurduğu yönünde. oturup saatlerce hesaplama yapmasına gerek yok. az gözlem sorunun büyük kısmını çözecektir. mutlu olan insanları incelemek, mutluluğu sevgi denklem elemanını ne kadar şiddette kullanacağı konusunu da doğru karar vererek yakalayabilir.
her şeyi bilmek zaten imkânsız iken, herkesin kendi 1. dereceden denklemini kurabilmesi su götürmez bir gerçektir. yükselen hayat standardı denklemi kendiliğinden 2. ve 3. derecelere taşır. artan dereceler artan sorunlar, problemler demektir. bulunduğu standart ve koşullarda optimize yaşamak tarifi mümkün olan konforu sağlayacaktır. eşşeğe binmeden atı tasavvur etmek hiçbir şeyin doğru ilerlemeyeceğini işaret eder.
tüm parametreler kişisel argümanlarla yoğurulup, öncelikle pilot çalışılıp daha sonra ölçek büyütmeye gidilirse, ki herkes kendi dünyasını sınırlarını üç aşağı beş yukarı bilir, sonuç alınmasa da en azından denenmiş olur. neleri deniyoruz, denemediklerimiz içimizi gıcıklatmıyor mu, hiç mi çocuk olmadınız yahu ?
özellikle din konusuna girmedim. çünkü dinlerin her türlüsünü yaşayan insan, dinin getirdiği parametrelere sahip olacaktır. o parametreleri de zaten saydık.
13 Aralık 2009 Pazar
ERDAL EREN- hayatın karmaşası arasında bu çocukları unutmadım tabi ki!
Yıldırım Türker'in fi tarihli yazısı:
bu yazıyı 12 eylül dönemine tanık olmaya yaşı yetmeyenler okusun isterim. genç arkadaşlarıma anlatmak istediklerim var.
bugün, lanetli bir yıldönümü. mutsuzluğumuzun uzun hikâyesine buradan başlayabiliriz.
daha önce de mutlu değildik. ama hevesimiz vardı. mutluluktan çok hevese yazılırdık zaten. şimdiki kadar sakar, şimdiki kadar umutluyduk. ama o zamanlar umut diyegeldiğimiz, neredeyse bütün insanlığı kucaklayan bir rüyaydı. güzeldi. aşka benzer bir yanı vardı. dünyanın tanımı farklıydı
o zamanlar. henüz koparılıp alınmamıştı bizden. sanki dünya elimizin altındaydı da biz onu okşadıkça yepyeni bir dünya dönecekti aşkımızdan. o zamanlar kimse kimseyi romantik olmakla suçlamazdı. sizin kadar genç, sizin kadar uyanıktık. ne sizden az, ne sizden fazlaydık. sadece sanki daha sık bakardık birbirimizin gözlerine. bir de sanki şimdi sizin sıkıldığınız kadar sıkılmazdık. dünyayla aşık dalaşına girmiştik ya.
şimdi neredeyse bir şakaymış gibi anılıyor ana-babalarının yaşadığı o korkunç dönem.
bir sabah, şimdi marmaris'te yaşayan, yener süsoy'un 'alaşehirli afacan' dediği, büyük medyamızın sevimli bir dede olarak yansıttığı kenan evren'in nefret dolu gevrek sesini duyduktan sonra kuruldu sizi okşamayı bilmeyen bu dünya. şimdi mütekait paşa, "artık 12 eylül 1980'i unutmalıyız" diyor ya, siz unutuşun gölgesine doğdunuz zaten. ana-babalarınızın, büyüklerinizin işkencecileri, katilleri yargılanmadığı gibi kendilerine yönelik saygıda kusur edenler hâlâ hedefte. cunta paşası 25 yıl sonra çıkıp "unutulacaaaak! unut!" komutu verebiliyor. belki de dünyadaki meslektaşlarının başına gelenler onu kaygılandırmaya başladı.
gökçe fidan
bu lanetli yıldönümünde 12 eylül'ün ilk kurbanlarından birini, "gökçe fidan"ı, erdal eren'i analım istiyorum.
erdal, siyasi inançları kuvvetli bir lise öğrencisidir. odtü'lü sinan sümer, duvarlara slogan yazarken dönemin mhp'li bakanı cengiz gökçek'in koruması tarafından vurularak öldürülür. 2 şubat 1980 günü, ölümünü protesto etmek için toplanan 2 bin kişi arasında erdal da vardır. gösterinin sonuna doğru silahlı bir inzibat timiyle göstericiler arasında çıkan çatışmada bir inzibat askeri vurularak ölür. yakalanan erdal'ın yanında silah olduğu için cinayet onun üstüne kalır. oysa otopsi raporunda da askerin erdal'ın bulunduğu tarafa koşarken sırtından vurulduğu belirlenmiştir. ankara merkez komutanlığı'na götürülen erdal şiddetli işkenceden geçirilir. daha sonra, orada gördüklerimi emniyet'te bile görmedim" diyecektir. sonra mamak askeri hapishanesi'nde
bir hücreye konulur. idamla yargılanmaktadır. mamak, vahşetin üslerindendir. kullanılan işkence yöntemlerinin yaratıcılığı insanı derinden sarsar. erdal, duruşmada, "benim hakkımda peşin bir yargılama yapıldığı son derece açıktır. nitekim benimle ilgili olayın ertesinde genelkurmay başkanı'nın 'çoktandır idam olmuyor, bazı kişilerin idam edilmesi gerek' şeklinde demeç vermesi benimle ilgili idam kararıdır. ve size de bu konuda ulaştırılan emirlerin açıkça dışa vurulmasıdır" der.
söz konusu genelkurmay başkanı, kenan evren'dir. bir gazeteciyle yaptığı söyleşide, "parlamentodan şimdiye kadar bir tek idam çıkmadı ki.. davalar yavaş gidiyor, görevliler korkuyor, parlamento gecikiyor" demiştir.
askeri erdal'ın öldürdüğü iddiası çok zayıftır, deliller yetersizdir. en önemlisi, erdal, suç işlendiği tarihte henüz 17 yaşındadır. erdal doğduğunda babası 1962 yılının mart ayında doğmuş olan oğlunu okula erken gidebilmesi için 6 ay büyük yazdırmış. nereden bilsin, olacakları.
yargıtay 3. dairesi idam kararını 'yeterli delil olmadığı' gerekçesiyle iki kere üst üste bozar. sonunda 20 kasım günü toplanan askeri yargıtay genel kurulu, 3. daire'nin ısrar kararını kaldırarak sıkıyönetim mahkemesi'nin erdal'ın idamına ilişkin kararını onar. bir tatbikat sırasında kendisine erdal'ın idamı hakkında soru sorulduğunda kenan evren, şanlı tarihimize yazılan o ünlü cümleyi sarf edecektir: "asmayalım da besleyelim mi?" 12 eylül'ün ruhunu daha iyi açıklayan bir cümle bulamazsınız.
mahkeme erdal'ı öldürülecek kadar yetişkin bulmuştur bir kere. erdal'ın dış görünümü ve tahsil durumuna bakarak yaş durumunun tespitine ilişkin talebi reddeder.
erdal'ın duruşmalarda kendisine işkence yapıldığını belirtmesi de mahkeme başkanı tarafından "bunların dava ile ilgisi yoktur" sözleriyle karşılanır.
şimdi bize sanki biraz yorgun, biraz küs ama hülyalı gözlerle siyah-beyaz fotoğraflardan bakan çocuk kısacık ömrünün son günlerini zulüm altında ruhunu karartmamaya çalışarak geçirdi. bir gün onu almaya geldiler. ceketini giyerken bir asker yardım etmek istedi. erdal, 'kendim giyerim' dedi. kelepçe vurulmasını istemedi sadece. son isteğini sordular. sigara, dedi. ailesine yazmış olduğu mektupları iç çamaşırının içinden çıkardı: "cezaevinde yapılan (neler olduğunu ayrıntılı bir biçimde öğrenirsiniz sanırım) insanlık dışı zulüm altında inletildik. o kadar aşağılık, o kadar canice şeyler gördüm ki, bugünlerde yaşamak bir işkence haline geldi. işte bu durumda ölüm korkulacak bir şey değil, şiddetle arzulanan bir olay, bir kurtuluş haline geldi. böyle bir durumda insanın intihar ederek yaşamına son vermesi işten bile değildir. ancak ben bu durumda irademi kullanarak ne pahasına olursa olsun yaşamımı sürdürdüm. hem de ileride bir gün öldürüleceğimi bile bile" diyordu. kız kardeşine, "seni biraz kızdırdığımı yazıyorsun. fena mı? havalar iyice soğudu ama kızarsan üşümezsin. ben burada üşüyünce (kızamadığım için) 'koşar adım' 'marş marş' eğitim yapıyorum" yazıyordu. babasına, "mektubunda bu acıya dayanamayacağını söylüyorsun. ben nice dayanılmayacak acılara dayanıldığına tanık oldum. kaldı ki sen güçlü bir insansın. kendini kapıp koyvermediğin sürece ve biraz da benim bakış açımla bakmaya çalışırsan böyle bir şey olmaz inancındayım" yazmıştı son mektubunda. babası, dayanamadı. oğlunun ince narin boynuna ilmeğin geçirilişinden sonra bir yıl içinde öldü. anası erdal'ı hâlâ rüyalarında 17 yaşındaki haliyle görüyor.
zamanının geldiğine karar verildikçe yapılan kimi anketlerde ordumuz milletin en güvendiği kurum çıkar. şimdiye dek mutlaka farkına varmışsınızdır. dilimizi gerçekten öğrenmek için her sözcüğün sırtında nasıl bir yükü olduğunu anlayacak kadar yaşamak gerek. en güvenilir demek, en korkulur anlamına geliyor. maalesef henüz güven konağımızı korkudan uzak yere inşa edebilmiş değiliz. bu görev de size düşüyor. hayatımızın duvarlarını yıkabilmek için korkularımızla değil, vicdanımızla bakabilmeyi öğrenmeliyiz. belki 12 eylül'den geçmiş olanların ömrü vefa etmez bu cuntanın ve işbirlikçilerinin yargılandığını görmeye. ama siz de unutmayın. unutturmayın. suskunluk ve bunaklık üstüne kurulacak bir barışın sahte olduğunu bir an olsun aklınızdan çıkarmayın. unutmayalım. erdal, bize bakıyor hâlâ.
http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=163885
bu yazıyı 12 eylül dönemine tanık olmaya yaşı yetmeyenler okusun isterim. genç arkadaşlarıma anlatmak istediklerim var.
bugün, lanetli bir yıldönümü. mutsuzluğumuzun uzun hikâyesine buradan başlayabiliriz.
daha önce de mutlu değildik. ama hevesimiz vardı. mutluluktan çok hevese yazılırdık zaten. şimdiki kadar sakar, şimdiki kadar umutluyduk. ama o zamanlar umut diyegeldiğimiz, neredeyse bütün insanlığı kucaklayan bir rüyaydı. güzeldi. aşka benzer bir yanı vardı. dünyanın tanımı farklıydı
o zamanlar. henüz koparılıp alınmamıştı bizden. sanki dünya elimizin altındaydı da biz onu okşadıkça yepyeni bir dünya dönecekti aşkımızdan. o zamanlar kimse kimseyi romantik olmakla suçlamazdı. sizin kadar genç, sizin kadar uyanıktık. ne sizden az, ne sizden fazlaydık. sadece sanki daha sık bakardık birbirimizin gözlerine. bir de sanki şimdi sizin sıkıldığınız kadar sıkılmazdık. dünyayla aşık dalaşına girmiştik ya.
şimdi neredeyse bir şakaymış gibi anılıyor ana-babalarının yaşadığı o korkunç dönem.
bir sabah, şimdi marmaris'te yaşayan, yener süsoy'un 'alaşehirli afacan' dediği, büyük medyamızın sevimli bir dede olarak yansıttığı kenan evren'in nefret dolu gevrek sesini duyduktan sonra kuruldu sizi okşamayı bilmeyen bu dünya. şimdi mütekait paşa, "artık 12 eylül 1980'i unutmalıyız" diyor ya, siz unutuşun gölgesine doğdunuz zaten. ana-babalarınızın, büyüklerinizin işkencecileri, katilleri yargılanmadığı gibi kendilerine yönelik saygıda kusur edenler hâlâ hedefte. cunta paşası 25 yıl sonra çıkıp "unutulacaaaak! unut!" komutu verebiliyor. belki de dünyadaki meslektaşlarının başına gelenler onu kaygılandırmaya başladı.
gökçe fidan
bu lanetli yıldönümünde 12 eylül'ün ilk kurbanlarından birini, "gökçe fidan"ı, erdal eren'i analım istiyorum.
erdal, siyasi inançları kuvvetli bir lise öğrencisidir. odtü'lü sinan sümer, duvarlara slogan yazarken dönemin mhp'li bakanı cengiz gökçek'in koruması tarafından vurularak öldürülür. 2 şubat 1980 günü, ölümünü protesto etmek için toplanan 2 bin kişi arasında erdal da vardır. gösterinin sonuna doğru silahlı bir inzibat timiyle göstericiler arasında çıkan çatışmada bir inzibat askeri vurularak ölür. yakalanan erdal'ın yanında silah olduğu için cinayet onun üstüne kalır. oysa otopsi raporunda da askerin erdal'ın bulunduğu tarafa koşarken sırtından vurulduğu belirlenmiştir. ankara merkez komutanlığı'na götürülen erdal şiddetli işkenceden geçirilir. daha sonra, orada gördüklerimi emniyet'te bile görmedim" diyecektir. sonra mamak askeri hapishanesi'nde
bir hücreye konulur. idamla yargılanmaktadır. mamak, vahşetin üslerindendir. kullanılan işkence yöntemlerinin yaratıcılığı insanı derinden sarsar. erdal, duruşmada, "benim hakkımda peşin bir yargılama yapıldığı son derece açıktır. nitekim benimle ilgili olayın ertesinde genelkurmay başkanı'nın 'çoktandır idam olmuyor, bazı kişilerin idam edilmesi gerek' şeklinde demeç vermesi benimle ilgili idam kararıdır. ve size de bu konuda ulaştırılan emirlerin açıkça dışa vurulmasıdır" der.
söz konusu genelkurmay başkanı, kenan evren'dir. bir gazeteciyle yaptığı söyleşide, "parlamentodan şimdiye kadar bir tek idam çıkmadı ki.. davalar yavaş gidiyor, görevliler korkuyor, parlamento gecikiyor" demiştir.
askeri erdal'ın öldürdüğü iddiası çok zayıftır, deliller yetersizdir. en önemlisi, erdal, suç işlendiği tarihte henüz 17 yaşındadır. erdal doğduğunda babası 1962 yılının mart ayında doğmuş olan oğlunu okula erken gidebilmesi için 6 ay büyük yazdırmış. nereden bilsin, olacakları.
yargıtay 3. dairesi idam kararını 'yeterli delil olmadığı' gerekçesiyle iki kere üst üste bozar. sonunda 20 kasım günü toplanan askeri yargıtay genel kurulu, 3. daire'nin ısrar kararını kaldırarak sıkıyönetim mahkemesi'nin erdal'ın idamına ilişkin kararını onar. bir tatbikat sırasında kendisine erdal'ın idamı hakkında soru sorulduğunda kenan evren, şanlı tarihimize yazılan o ünlü cümleyi sarf edecektir: "asmayalım da besleyelim mi?" 12 eylül'ün ruhunu daha iyi açıklayan bir cümle bulamazsınız.
mahkeme erdal'ı öldürülecek kadar yetişkin bulmuştur bir kere. erdal'ın dış görünümü ve tahsil durumuna bakarak yaş durumunun tespitine ilişkin talebi reddeder.
erdal'ın duruşmalarda kendisine işkence yapıldığını belirtmesi de mahkeme başkanı tarafından "bunların dava ile ilgisi yoktur" sözleriyle karşılanır.
şimdi bize sanki biraz yorgun, biraz küs ama hülyalı gözlerle siyah-beyaz fotoğraflardan bakan çocuk kısacık ömrünün son günlerini zulüm altında ruhunu karartmamaya çalışarak geçirdi. bir gün onu almaya geldiler. ceketini giyerken bir asker yardım etmek istedi. erdal, 'kendim giyerim' dedi. kelepçe vurulmasını istemedi sadece. son isteğini sordular. sigara, dedi. ailesine yazmış olduğu mektupları iç çamaşırının içinden çıkardı: "cezaevinde yapılan (neler olduğunu ayrıntılı bir biçimde öğrenirsiniz sanırım) insanlık dışı zulüm altında inletildik. o kadar aşağılık, o kadar canice şeyler gördüm ki, bugünlerde yaşamak bir işkence haline geldi. işte bu durumda ölüm korkulacak bir şey değil, şiddetle arzulanan bir olay, bir kurtuluş haline geldi. böyle bir durumda insanın intihar ederek yaşamına son vermesi işten bile değildir. ancak ben bu durumda irademi kullanarak ne pahasına olursa olsun yaşamımı sürdürdüm. hem de ileride bir gün öldürüleceğimi bile bile" diyordu. kız kardeşine, "seni biraz kızdırdığımı yazıyorsun. fena mı? havalar iyice soğudu ama kızarsan üşümezsin. ben burada üşüyünce (kızamadığım için) 'koşar adım' 'marş marş' eğitim yapıyorum" yazıyordu. babasına, "mektubunda bu acıya dayanamayacağını söylüyorsun. ben nice dayanılmayacak acılara dayanıldığına tanık oldum. kaldı ki sen güçlü bir insansın. kendini kapıp koyvermediğin sürece ve biraz da benim bakış açımla bakmaya çalışırsan böyle bir şey olmaz inancındayım" yazmıştı son mektubunda. babası, dayanamadı. oğlunun ince narin boynuna ilmeğin geçirilişinden sonra bir yıl içinde öldü. anası erdal'ı hâlâ rüyalarında 17 yaşındaki haliyle görüyor.
zamanının geldiğine karar verildikçe yapılan kimi anketlerde ordumuz milletin en güvendiği kurum çıkar. şimdiye dek mutlaka farkına varmışsınızdır. dilimizi gerçekten öğrenmek için her sözcüğün sırtında nasıl bir yükü olduğunu anlayacak kadar yaşamak gerek. en güvenilir demek, en korkulur anlamına geliyor. maalesef henüz güven konağımızı korkudan uzak yere inşa edebilmiş değiliz. bu görev de size düşüyor. hayatımızın duvarlarını yıkabilmek için korkularımızla değil, vicdanımızla bakabilmeyi öğrenmeliyiz. belki 12 eylül'den geçmiş olanların ömrü vefa etmez bu cuntanın ve işbirlikçilerinin yargılandığını görmeye. ama siz de unutmayın. unutturmayın. suskunluk ve bunaklık üstüne kurulacak bir barışın sahte olduğunu bir an olsun aklınızdan çıkarmayın. unutmayalım. erdal, bize bakıyor hâlâ.
http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=163885
!!!!!!!!!!!!
bence bu bir gerizakalılık hali, hastalık durumu benim açımdan...
ulan sen hastayken bile gün saymaya devam edersin, sırf sana emredildiği için ilk günkü gibi gitmemeye söz vermişsindir kendi kendine.Sonra biri çıkar gelir der ki sadece hastayken kıymetlisin ve bişiler isteyebilirsin.Bunu duyan adam ne istesin ne desin.Dediğine de kırılmayacaksın arkadaş.Çok değerli olduğumu söyleyenler bunun için fiili durumlarda bulunsunlar bi zahmet o zaman.Bunu yapınca da hayvanlar gibi"evet o da istiyor" moduna girmeyeceğiz korkmasınlar...zoruma giden ne biliyo musun günlük? ben hala birilerini bazı şeylere ikna etmeye çalışıyorum ve ikna etmeye çalıştıklarımın ne kadar umrunda umursamıyorum bile....Korkmayın ilk günkü gibi gelmeyeceğim, ne söylendiyse yaptı bu çocuk, KORKMAYIN!!!!
ulan sen hastayken bile gün saymaya devam edersin, sırf sana emredildiği için ilk günkü gibi gitmemeye söz vermişsindir kendi kendine.Sonra biri çıkar gelir der ki sadece hastayken kıymetlisin ve bişiler isteyebilirsin.Bunu duyan adam ne istesin ne desin.Dediğine de kırılmayacaksın arkadaş.Çok değerli olduğumu söyleyenler bunun için fiili durumlarda bulunsunlar bi zahmet o zaman.Bunu yapınca da hayvanlar gibi"evet o da istiyor" moduna girmeyeceğiz korkmasınlar...zoruma giden ne biliyo musun günlük? ben hala birilerini bazı şeylere ikna etmeye çalışıyorum ve ikna etmeye çalıştıklarımın ne kadar umrunda umursamıyorum bile....Korkmayın ilk günkü gibi gelmeyeceğim, ne söylendiyse yaptı bu çocuk, KORKMAYIN!!!!
10 Aralık 2009 Perşembe
aşk = f(karanlık)
eprimiş bir metafordan hareketle: ışık aydınlatır; ışık aydınlanmamızı, bilmemizi sağlar, çünkü karanlığın sakladığı şeyi, bilinmeyeni gösterir, görünür kılar.
ayın karanlık yüzü.
"bir ilişki nasıl olmalıdır – birinci manifesto", madde 8: herkesin kendine ait bir karanlığı olması gerektiği, tartışılmaz bir gerçektir.
herkesin kendine ait bir karanlığı zaten vardır. bunun da ötesinde, kişinin bazı yönlerinin karanlıkta kalması iyi bir şeydir – aydınlık, bilindiği gibi, ancak karanlığın var olmasıyla mümkündür. aşk, kişinin karanlık üzerinde sınırlı da olsa denetimi olduğunu varsayar, gizli olanın seçici bir yaklaşımla öteki'ne sunulmasını içerir – bu sunum süreci yakınlaşmayı, öteki'nin giderek bir'in parçası haline gelmesini, bir'leşmeyi sağlar.
aşk, paradoksal bir fonksiyon olarak düşünülebilir, karanlık bağlamında iki ters dürtüyü içermesi nedeniyle. bunlardan birisi, kişiyi kendi hakkında olabildiğince çok şey anlatmaya (bilgi aktarmaya), kendini daha, daha çok paylaşmaya, öteki'ni iyice içine almaya, kendi karanlığını azaltmaya yöneltir. bu dürtü varlığını kısmen, yaşamın, ne kadar çok şey ortaya konursa o kadar zenginleşmesine borçludur; bu anlamda, bir ilişki emperyalizminden söz edilebilir belki: büyümek, birlikte büyümek önemlidir. diğer dürtüyse, bazı şeylerin karanlıkta kalmasında diretir. bu direnç, bir yanıyla bir'leşme sürecinde tek olarak, farklı, ayrı, müstakil ve biçimli bir birim olarak kalmak, kimliğini korumak istemenin ürünüdür; bir yanıyla da, karanlığın içeriği kişiye/kültüre göre değişse de, kategorik olarak, kişinin, kendisini görülmek/olmak istediğinden farklı gösteren/olduran şeyleri saklı tutmak; görülen/gösterilen bağlamında tanımlanacak varoluşunu, bu tanım üzerinde belirleyicilik konumunu koruyarak, yani neyin karanlıkta kalacağını kendisi belirleyerek, yaratmak istemesinden kaynaklanır.
karanlığı azaltmanın pek çok yolu vardır ve sözlü iletişim bunlardan yalnızca biridir. birlikte var olmanın her türü, aynı işlevi fazlasıyla görür. "içine almak" deyiminin taşıdığı cinsel yananlam, bu konuya kesinlikle dahildir – "bilmek" fiili, kutsal kitap'taki anlamıyla önemli bir boyut kazanır.
karanlık, siz azaltmasanız da, sizden bağımsız olarak azalır bazen: gösterdiklerinizin yanısıra, pek çok şey de görülür çünkü, bakmakta olan öteki tarafından.
"manifesto", madde 29: dil, iletişim kurmak için başvurulacak son araçlardan biri olmalıdır. bir çelişki gibi görünse de, konuşmak şarttır. bu, koklaşmanın ve telepatinin önemini hiçbir şekilde yadsımaz.
bir itiraz: "kimlik" denen şeyin sınırları ve şekli, çevrenin oluşturucu/tanımlayıcı etkisinden bağımsız olarak var olamaz – her kişi, ancak bağlam içerisinde kimlik ve kişilik sahibidir, bağlamdan bağlama değişmeden geçen tek bir kimlik yoktur, çeşitli yönleri bu yüzden çelişebilir. dolayısıyla "kimliğini korumak" bir yanlış-sorunsala işaret ediyor olabilir mi: devinen bir ilişki, bireylerin ilişkiye getirdikleri kimliklerini ilk andan itibaren –ve büyük olasılıkla daha önce– yoğurmaya başlayacağına göre? bir başka metafora sığınıyorum: okyanus, kıyı şeridini sürekli değiştirir; bu, difransiyel bir zaman süresince belirli bir kıyı şeridinin tanımlanabilir olmasını etkilemez ama; haritacılık pratiğini de ortadan kaldırmaz, kıyı uzunluğunun tam olarak hesaplanmasını epeyce zorlaştırsa da. yani sürekli ve saptaması güç bir şekilde değişiyor olsa da kimlikten söz edilebilir ve –konuya dönecek olursak– kişinin dalgakıranlar yapmak suretiyle kendisini korumaya yönelebileceği düşünülebilir.
karanlığın boyutları ve içeriği tümüyle kişiseldir: önemi, çoğu zaman, kişi bu önemi atfettiği için vardır – varlığının gereği de budur zaten: başkalarının umarsamayacağı şeyleri7 karanlık kılmak, kitlenin gözünden saklamak, yalnızca karanlık olduğu için değerli olan bilgiyi, ayrıcalıklı öteki'nin bilmesine izin vermek.
dolaşım değeri olmayan bilgiyi genel dolaşımdan sakınarak bireysel çapta bir "sanki-yoksunluk" yaratmak (elbette genel dolaşım, farenin dağa küsmesiyle ilgilenmeyecektir) ve böylece değerlenen bilgiyi, ikili dolaşım bağlamına sokarak öteki'ne vermek: öteki'ne değer vermek.
bilgiyi bir değişim nesnesi olarak kullanınca, deneyimsel bilginin buradaki yeri konusunda bazı soruların ortaya çıkması kaçınılmaz: örnek: erkeğin sevgilisine bir konuşma sırasında, penisinin sağa eğik olduğunu söylemesiyle, diyelim ki bir sevişme sırasında penisini görünür kılması arasında nasıl bir fark var? geleneğin sesi kuşkuya yer bırakmıyor: yaşanmamış bilgi kurudur, deneyim kitaba üstündür. kibritle oynarsa elinin yanacağını çocuğa öğretmenin en iyi yolu bunu ona söylemek değil, söyledikten sonra oynamasına ve elini yakmasına izin vermektir. bilginin doğruluk derecesi değildir burada söz konusu olan – daha çok bilginin içleştirilmesi açısından nitel bir farklılık öngörülür. öte yandan bakmak da her zaman görmek demek değildir, ayrıca görülecek tek bir şey yoktur: penisin karanlıktan çıkması, eğikliğinin farkına varılmasını garantilemez. "kitabi" bilgi için de aynı şey geçerlidir: sözcükler ve metinler, her okuyucu için aynı anlamı taşımaz/kurmaz.
"önemli saydığın düşüncelerini, duygularını, yazılı olarak iletirdin sevgililerine, ayrıntılı, iyice düşünülmüş ve sözcüklere özenilmiş mektuplar yazardın – insanların neleri atlayıp nelere takıldığını gördükçe, derdini bir türlü anlatamadığını ve kimi zaman tümüyle ters yönde anlaşıldığını fark ettikçe, bu mektup işinden soğudun; konuşulan söze oldum olası güvenmezdin, ketumluk suçlamaları ayyuka çıktı."
paris'te son tango: adam, kadın ve kendisi için soyutlanmış, yalıtılmış bir evren kurar – buraya isimler ve dışarıdaki yaşamın sözcükleri girmeyecektir; ilişki kendisini dışarısı yokmuş gibi, bakir sözcükler ve deneyimlerle kuracaktır, sıfırdan. ilişki yalnızca burada var olacaktır. adam kadına sodomi yoluyla tecavüz edecek, kadının adamın kıçına parmaklarını sokmasına –tırnaklarını kestikten sonra– izin verilecektir, kadınsa pikabın adamı çarpmasını sağlayacak ve zevkle izleyecektir. filmin sonunda bir kırılma yaşanır: ilişki –bu noktada kesif bir tür aşk olduğu anlaşılan ilişki– dışarıya taşar ve o anda, kamu alanına ait bilgi evrenine girilir, meslek, paris'te bulunma nedeni, özgeçmiş vs. açıklanır. kamunun sahip olduğu/olabileceği bilginin kamu alanında paylaşılmasının uç noktasında: bir otelin balo salonundaki bir tango yarışmasında, tangonun çağrıştırdığı mahrem erotizmin travestisi okunur yarışmacıların sahte danslarında, bu travestiye karşıt olarak adam ve kadının dansı komik, aptalca ama hakikidir, adam yaşlı jüri üyesine kıçını göstererek bu sahtelikle alay ettiğini gösterir – intiharına az kalmıştır. "gerçek" aşk, ancak bu tür bir yalıtımla mümkün olabilir – kamunun sözcükleri, kamunun bilgisi yalnızca çürütür.
mahrem, kamunun baskısı altında uzun süre yaşayamaz.
herkes hakkında herşeyin bilindiği bir ortamda aşk olanaksız olurdu – birbirlerine eş uzaklıktaki bireyler yakınlaşamazdı. kendi karanlığı olan bireylerin, aşkları etrafında bir karanlık yaratmaları da aynı paradoksal fonksiyona bağlı olarak gerçekleşir: bir yandan bu aşkın herkes tarafından bilinmesi, bütün dünyanın gözlerinin önüne serilmesi dürtüsü vardır, öte yandan da dünyanın bakışlarından uzak olma, başbaşa kalma, ilişkinin kendisine dair ürettiği bilgiyi kıskançlıkla kamudan saklama dürtüsü.
aşk bağlamında ortaya çıkan utangaçlık, bu paradoksun iyice belirginleştiği durumlardan biridir: gösterme–saklama çelişkisi.
aşkı besleyen en önemli etkenlerden biri güvendir: kişinin karanlığının, öteki tarafından ihlal edilmeyeceğine duyulan güven. bu da saygıdan doğar: gösterilmesi gerektiğine inanılan ya da gösterilmesi istenen şeyleri gösterilmeden görmeye çalışmayacak kadar saygı duymak öteki'nin karanlığına.
izin gerektirecek görme çabalarının nesnesi, kişi için bile fazla önem taşımayan bir bilgi olabilir, ya da ihlalcinin beklediğinden çok daha önemsiz, sıradan bir bilgi olduğu ortaya çıkabilir: tuza dönüştürülmeyi gerektiren suç işlenmiştir yine de. bazı haklar, ancak verildiğinde alınırlar, bazı haklarsa, verildiğinde bile alınmamalıdır.
izinsiz keşfedilen bilgi, çok temel bir öneme sahip olabilir öte yandan: aşkın, ilişkinin doğasını ve yapısını, öteki'nin varoluşunu bambaşka bir ışıkla aydınlatabilir, bu ışık hiç de hoş şeyler göstermeyebilir. keşfeden, görmemesi gereken bir şeyi görmüştür yine, ama bu kez, saklanmış olanı, görmeye hakkı olduğunu düşündüğünü keşfetmiş olmak, bir anlamda aldatılmış olduğunu öğrenmek, ona ahlaksal bir üstünlük duygusu verir: evet, saygısızlık ettim, ama sonuca bakalım.
karanlığın karanlık yüzü demek ki: yalan ve dürüstlük. bu konuda tekil örneklerden bağımsız, kategorik önermeler oluşturmak çok kolay değil; her türlü yalan insanlık onurunun aşağılanmasıdır ve dolayısıyla her koşul altında doğruyu söylemek en büyük önceliktir, pasif/aktif yalan, beyaz/kara yalan gibi ayrımlar, yalan söyleyenin kendisini daha iyi hissedebilmesine yönelik sahtekârlıklardır, türünden toptan bir dayatıyı fazla indirgemeci buluyorum, bir yanımla takdir etsem de. aşkı besleyen en önemli etkenlerden biri güvendir, demiştim: öteki'nin bilerek aldatmayacağına, kandırmayacağına, saklamayacağına, karanlıkta kalmaması gereken şeyleri karanlıkta bırakmayacağına duyulan güven. ancak bu güvenin hak edilmesi, edildiğinin gösterilmesi gerekebilir belki: bu dürüstlüğü herkes kaldıramıyor. yine de pragmatik, yararcı, cynic ve son tahlilde kendine yontucu bir baskıyı olumluyor değilim – aşkı tehlikeye düşürmemek adına, söylenmesi gerekeni saklamanın getirdiği ahlaksal yükün sırtlanılması gerekeceğini savunmuyorum: öldürmezse, daha güçlü kılacaktır.
herşeyin söylenmesi/gösterilmesi gerekmez, bazı şeyleri söylemek/göstermekse şarttır: ilişkinin temelini ilgilendiren bilgiler, aşkın doğası, geçirdiği değişimler, başka aşklar, yaşamla ilgili uzun vadeli –dolayısıyla öteki'nin uzun vadesiyle çakışabilecek– planlara dair bilgiler, süreğen bir şekilde veri olmak durumundaki şeylerden bazılarıdır.
ne kadar zaman sonra, söylenen, dürüst olma sınırını aşıp gerçeği bunca zaman saklamış olma bölgesine geçer? kişisel yargı alanında kalan bir karar bu sanırım – kıstasın açıklanması ve tutarlı olunması dışında, herkesin kendi kuralını getirmesinde –en azından burada– itiraz edilecek bir şey yok.
kendini paylaşmanın aşkı büyütmesi, başka bir yoldan daha gerçekleşir: yumuşak karnını öteki'ne gösteren kişi, yaralanmayı göze alıyor demektir – bu savunmasızlık kötüye kullanılmadığında, öteki'nin yumuşak karnıyla karşılandığında, ciddi bir köprüdür kurulan.
"manifesto", madde 13: her insanın duvarları vardır. her duvarın gedikleri vardır. ilişkide dürüstlük, insanların birbirlerine verdiği ve bu gedikleri gösteren haritaların doğruluk derecesiyle orantılıdır. orantı sabiti 1.7'dir.
madde 14: duvarlara işemeyiniz.
ancak karanlığı paylaşma ediminin bir pozitivist harekat olarak gerçekleştirilemeyeceği, süreç içinde ve kendiliğinden ortaya çıkmasının şart olduğu açık sanırım: size sevgimin bir nişanesi olarak, hakkımdaki en "intim" bilgileri içeren bu disketi ve çiçekleri kabul edin lütfen.
aşk, insanların genel anlamda büyümesini, derinleşmesini sağlıyor, homojen bir duyuşsuzlukla örülü şu uzay-zaman aralığında can'a varlığını hissettiriyor: değerli. gelişen kişilerin karanlıkları da gelişiyor, değişiyor, deviniyor: paylaşılacak/ saklanacak yeni şeyler çıkıyor hep, kişinin karanlığını tümüyle yok etmek sanıldığından da zor. iyi bir şey bu: her aşk, keşfetme ve öğrenme heyecanını yaşatabildiği ölçüde ve sürece yaşıyor.
ayın karanlık yüzü.
"bir ilişki nasıl olmalıdır – birinci manifesto", madde 8: herkesin kendine ait bir karanlığı olması gerektiği, tartışılmaz bir gerçektir.
herkesin kendine ait bir karanlığı zaten vardır. bunun da ötesinde, kişinin bazı yönlerinin karanlıkta kalması iyi bir şeydir – aydınlık, bilindiği gibi, ancak karanlığın var olmasıyla mümkündür. aşk, kişinin karanlık üzerinde sınırlı da olsa denetimi olduğunu varsayar, gizli olanın seçici bir yaklaşımla öteki'ne sunulmasını içerir – bu sunum süreci yakınlaşmayı, öteki'nin giderek bir'in parçası haline gelmesini, bir'leşmeyi sağlar.
aşk, paradoksal bir fonksiyon olarak düşünülebilir, karanlık bağlamında iki ters dürtüyü içermesi nedeniyle. bunlardan birisi, kişiyi kendi hakkında olabildiğince çok şey anlatmaya (bilgi aktarmaya), kendini daha, daha çok paylaşmaya, öteki'ni iyice içine almaya, kendi karanlığını azaltmaya yöneltir. bu dürtü varlığını kısmen, yaşamın, ne kadar çok şey ortaya konursa o kadar zenginleşmesine borçludur; bu anlamda, bir ilişki emperyalizminden söz edilebilir belki: büyümek, birlikte büyümek önemlidir. diğer dürtüyse, bazı şeylerin karanlıkta kalmasında diretir. bu direnç, bir yanıyla bir'leşme sürecinde tek olarak, farklı, ayrı, müstakil ve biçimli bir birim olarak kalmak, kimliğini korumak istemenin ürünüdür; bir yanıyla da, karanlığın içeriği kişiye/kültüre göre değişse de, kategorik olarak, kişinin, kendisini görülmek/olmak istediğinden farklı gösteren/olduran şeyleri saklı tutmak; görülen/gösterilen bağlamında tanımlanacak varoluşunu, bu tanım üzerinde belirleyicilik konumunu koruyarak, yani neyin karanlıkta kalacağını kendisi belirleyerek, yaratmak istemesinden kaynaklanır.
karanlığı azaltmanın pek çok yolu vardır ve sözlü iletişim bunlardan yalnızca biridir. birlikte var olmanın her türü, aynı işlevi fazlasıyla görür. "içine almak" deyiminin taşıdığı cinsel yananlam, bu konuya kesinlikle dahildir – "bilmek" fiili, kutsal kitap'taki anlamıyla önemli bir boyut kazanır.
karanlık, siz azaltmasanız da, sizden bağımsız olarak azalır bazen: gösterdiklerinizin yanısıra, pek çok şey de görülür çünkü, bakmakta olan öteki tarafından.
"manifesto", madde 29: dil, iletişim kurmak için başvurulacak son araçlardan biri olmalıdır. bir çelişki gibi görünse de, konuşmak şarttır. bu, koklaşmanın ve telepatinin önemini hiçbir şekilde yadsımaz.
bir itiraz: "kimlik" denen şeyin sınırları ve şekli, çevrenin oluşturucu/tanımlayıcı etkisinden bağımsız olarak var olamaz – her kişi, ancak bağlam içerisinde kimlik ve kişilik sahibidir, bağlamdan bağlama değişmeden geçen tek bir kimlik yoktur, çeşitli yönleri bu yüzden çelişebilir. dolayısıyla "kimliğini korumak" bir yanlış-sorunsala işaret ediyor olabilir mi: devinen bir ilişki, bireylerin ilişkiye getirdikleri kimliklerini ilk andan itibaren –ve büyük olasılıkla daha önce– yoğurmaya başlayacağına göre? bir başka metafora sığınıyorum: okyanus, kıyı şeridini sürekli değiştirir; bu, difransiyel bir zaman süresince belirli bir kıyı şeridinin tanımlanabilir olmasını etkilemez ama; haritacılık pratiğini de ortadan kaldırmaz, kıyı uzunluğunun tam olarak hesaplanmasını epeyce zorlaştırsa da. yani sürekli ve saptaması güç bir şekilde değişiyor olsa da kimlikten söz edilebilir ve –konuya dönecek olursak– kişinin dalgakıranlar yapmak suretiyle kendisini korumaya yönelebileceği düşünülebilir.
karanlığın boyutları ve içeriği tümüyle kişiseldir: önemi, çoğu zaman, kişi bu önemi atfettiği için vardır – varlığının gereği de budur zaten: başkalarının umarsamayacağı şeyleri7 karanlık kılmak, kitlenin gözünden saklamak, yalnızca karanlık olduğu için değerli olan bilgiyi, ayrıcalıklı öteki'nin bilmesine izin vermek.
dolaşım değeri olmayan bilgiyi genel dolaşımdan sakınarak bireysel çapta bir "sanki-yoksunluk" yaratmak (elbette genel dolaşım, farenin dağa küsmesiyle ilgilenmeyecektir) ve böylece değerlenen bilgiyi, ikili dolaşım bağlamına sokarak öteki'ne vermek: öteki'ne değer vermek.
bilgiyi bir değişim nesnesi olarak kullanınca, deneyimsel bilginin buradaki yeri konusunda bazı soruların ortaya çıkması kaçınılmaz: örnek: erkeğin sevgilisine bir konuşma sırasında, penisinin sağa eğik olduğunu söylemesiyle, diyelim ki bir sevişme sırasında penisini görünür kılması arasında nasıl bir fark var? geleneğin sesi kuşkuya yer bırakmıyor: yaşanmamış bilgi kurudur, deneyim kitaba üstündür. kibritle oynarsa elinin yanacağını çocuğa öğretmenin en iyi yolu bunu ona söylemek değil, söyledikten sonra oynamasına ve elini yakmasına izin vermektir. bilginin doğruluk derecesi değildir burada söz konusu olan – daha çok bilginin içleştirilmesi açısından nitel bir farklılık öngörülür. öte yandan bakmak da her zaman görmek demek değildir, ayrıca görülecek tek bir şey yoktur: penisin karanlıktan çıkması, eğikliğinin farkına varılmasını garantilemez. "kitabi" bilgi için de aynı şey geçerlidir: sözcükler ve metinler, her okuyucu için aynı anlamı taşımaz/kurmaz.
"önemli saydığın düşüncelerini, duygularını, yazılı olarak iletirdin sevgililerine, ayrıntılı, iyice düşünülmüş ve sözcüklere özenilmiş mektuplar yazardın – insanların neleri atlayıp nelere takıldığını gördükçe, derdini bir türlü anlatamadığını ve kimi zaman tümüyle ters yönde anlaşıldığını fark ettikçe, bu mektup işinden soğudun; konuşulan söze oldum olası güvenmezdin, ketumluk suçlamaları ayyuka çıktı."
paris'te son tango: adam, kadın ve kendisi için soyutlanmış, yalıtılmış bir evren kurar – buraya isimler ve dışarıdaki yaşamın sözcükleri girmeyecektir; ilişki kendisini dışarısı yokmuş gibi, bakir sözcükler ve deneyimlerle kuracaktır, sıfırdan. ilişki yalnızca burada var olacaktır. adam kadına sodomi yoluyla tecavüz edecek, kadının adamın kıçına parmaklarını sokmasına –tırnaklarını kestikten sonra– izin verilecektir, kadınsa pikabın adamı çarpmasını sağlayacak ve zevkle izleyecektir. filmin sonunda bir kırılma yaşanır: ilişki –bu noktada kesif bir tür aşk olduğu anlaşılan ilişki– dışarıya taşar ve o anda, kamu alanına ait bilgi evrenine girilir, meslek, paris'te bulunma nedeni, özgeçmiş vs. açıklanır. kamunun sahip olduğu/olabileceği bilginin kamu alanında paylaşılmasının uç noktasında: bir otelin balo salonundaki bir tango yarışmasında, tangonun çağrıştırdığı mahrem erotizmin travestisi okunur yarışmacıların sahte danslarında, bu travestiye karşıt olarak adam ve kadının dansı komik, aptalca ama hakikidir, adam yaşlı jüri üyesine kıçını göstererek bu sahtelikle alay ettiğini gösterir – intiharına az kalmıştır. "gerçek" aşk, ancak bu tür bir yalıtımla mümkün olabilir – kamunun sözcükleri, kamunun bilgisi yalnızca çürütür.
mahrem, kamunun baskısı altında uzun süre yaşayamaz.
herkes hakkında herşeyin bilindiği bir ortamda aşk olanaksız olurdu – birbirlerine eş uzaklıktaki bireyler yakınlaşamazdı. kendi karanlığı olan bireylerin, aşkları etrafında bir karanlık yaratmaları da aynı paradoksal fonksiyona bağlı olarak gerçekleşir: bir yandan bu aşkın herkes tarafından bilinmesi, bütün dünyanın gözlerinin önüne serilmesi dürtüsü vardır, öte yandan da dünyanın bakışlarından uzak olma, başbaşa kalma, ilişkinin kendisine dair ürettiği bilgiyi kıskançlıkla kamudan saklama dürtüsü.
aşk bağlamında ortaya çıkan utangaçlık, bu paradoksun iyice belirginleştiği durumlardan biridir: gösterme–saklama çelişkisi.
aşkı besleyen en önemli etkenlerden biri güvendir: kişinin karanlığının, öteki tarafından ihlal edilmeyeceğine duyulan güven. bu da saygıdan doğar: gösterilmesi gerektiğine inanılan ya da gösterilmesi istenen şeyleri gösterilmeden görmeye çalışmayacak kadar saygı duymak öteki'nin karanlığına.
izin gerektirecek görme çabalarının nesnesi, kişi için bile fazla önem taşımayan bir bilgi olabilir, ya da ihlalcinin beklediğinden çok daha önemsiz, sıradan bir bilgi olduğu ortaya çıkabilir: tuza dönüştürülmeyi gerektiren suç işlenmiştir yine de. bazı haklar, ancak verildiğinde alınırlar, bazı haklarsa, verildiğinde bile alınmamalıdır.
izinsiz keşfedilen bilgi, çok temel bir öneme sahip olabilir öte yandan: aşkın, ilişkinin doğasını ve yapısını, öteki'nin varoluşunu bambaşka bir ışıkla aydınlatabilir, bu ışık hiç de hoş şeyler göstermeyebilir. keşfeden, görmemesi gereken bir şeyi görmüştür yine, ama bu kez, saklanmış olanı, görmeye hakkı olduğunu düşündüğünü keşfetmiş olmak, bir anlamda aldatılmış olduğunu öğrenmek, ona ahlaksal bir üstünlük duygusu verir: evet, saygısızlık ettim, ama sonuca bakalım.
karanlığın karanlık yüzü demek ki: yalan ve dürüstlük. bu konuda tekil örneklerden bağımsız, kategorik önermeler oluşturmak çok kolay değil; her türlü yalan insanlık onurunun aşağılanmasıdır ve dolayısıyla her koşul altında doğruyu söylemek en büyük önceliktir, pasif/aktif yalan, beyaz/kara yalan gibi ayrımlar, yalan söyleyenin kendisini daha iyi hissedebilmesine yönelik sahtekârlıklardır, türünden toptan bir dayatıyı fazla indirgemeci buluyorum, bir yanımla takdir etsem de. aşkı besleyen en önemli etkenlerden biri güvendir, demiştim: öteki'nin bilerek aldatmayacağına, kandırmayacağına, saklamayacağına, karanlıkta kalmaması gereken şeyleri karanlıkta bırakmayacağına duyulan güven. ancak bu güvenin hak edilmesi, edildiğinin gösterilmesi gerekebilir belki: bu dürüstlüğü herkes kaldıramıyor. yine de pragmatik, yararcı, cynic ve son tahlilde kendine yontucu bir baskıyı olumluyor değilim – aşkı tehlikeye düşürmemek adına, söylenmesi gerekeni saklamanın getirdiği ahlaksal yükün sırtlanılması gerekeceğini savunmuyorum: öldürmezse, daha güçlü kılacaktır.
herşeyin söylenmesi/gösterilmesi gerekmez, bazı şeyleri söylemek/göstermekse şarttır: ilişkinin temelini ilgilendiren bilgiler, aşkın doğası, geçirdiği değişimler, başka aşklar, yaşamla ilgili uzun vadeli –dolayısıyla öteki'nin uzun vadesiyle çakışabilecek– planlara dair bilgiler, süreğen bir şekilde veri olmak durumundaki şeylerden bazılarıdır.
ne kadar zaman sonra, söylenen, dürüst olma sınırını aşıp gerçeği bunca zaman saklamış olma bölgesine geçer? kişisel yargı alanında kalan bir karar bu sanırım – kıstasın açıklanması ve tutarlı olunması dışında, herkesin kendi kuralını getirmesinde –en azından burada– itiraz edilecek bir şey yok.
kendini paylaşmanın aşkı büyütmesi, başka bir yoldan daha gerçekleşir: yumuşak karnını öteki'ne gösteren kişi, yaralanmayı göze alıyor demektir – bu savunmasızlık kötüye kullanılmadığında, öteki'nin yumuşak karnıyla karşılandığında, ciddi bir köprüdür kurulan.
"manifesto", madde 13: her insanın duvarları vardır. her duvarın gedikleri vardır. ilişkide dürüstlük, insanların birbirlerine verdiği ve bu gedikleri gösteren haritaların doğruluk derecesiyle orantılıdır. orantı sabiti 1.7'dir.
madde 14: duvarlara işemeyiniz.
ancak karanlığı paylaşma ediminin bir pozitivist harekat olarak gerçekleştirilemeyeceği, süreç içinde ve kendiliğinden ortaya çıkmasının şart olduğu açık sanırım: size sevgimin bir nişanesi olarak, hakkımdaki en "intim" bilgileri içeren bu disketi ve çiçekleri kabul edin lütfen.
aşk, insanların genel anlamda büyümesini, derinleşmesini sağlıyor, homojen bir duyuşsuzlukla örülü şu uzay-zaman aralığında can'a varlığını hissettiriyor: değerli. gelişen kişilerin karanlıkları da gelişiyor, değişiyor, deviniyor: paylaşılacak/ saklanacak yeni şeyler çıkıyor hep, kişinin karanlığını tümüyle yok etmek sanıldığından da zor. iyi bir şey bu: her aşk, keşfetme ve öğrenme heyecanını yaşatabildiği ölçüde ve sürece yaşıyor.
İNSAN VARDIR...!
insan vardır evlenip yuva kurmak ister insan vardır varoluşuna ayna tutulsun ister, insan vardır gönlü şen olsun ister, insan vardır hayatı renklensin ister, insan vardır yalnız kalamaz, insan vardır beğenilmekle var eder kendisini ancak, insan vardır çoktur, insan vardır azdır, insan vardır azgındır çok afedersiniz, insan vardır doğaldır, insan vardır yapaydır, insan vardır yalancıdır, insan vardır kördür, insan vardır aşıktır, insan vardır maşuktur, insan vardır müşkildedir, insan vardır kurtuluşunu arar, insan vardır 25 ine gelir otuzunu devirir, insan vardır içinde biyolojik saat kurulu, insan vardır ölümlüdür, insan vardır ince eler sık dokur, insan vardır hayatını har vurup harman savurur, insan vardır hatalıdır, insan vardır tevekkül eder, insan vardır akar, insan vardır birikir, insan vardır binadır; temelinden sarsılır, insan vardır ağaçtır kökleriyle sarılır, insan vardır bakar, insan vardır görür, insan vardır güler geçer, insan vardır oturur ağlar, insan vardır geçmişte, insan vardır geleceği planlar, insan vardır şiir yazar, insan vardır şiir okur, insan vardır saçmalık der; bu ne, insan vardır bekler, insan vardır söyler, insan vardır koşar, insan vardır tıknefes, insan vardır yokuştur, insan vardır dümdüz, insan vardır çukur, insan vardır büyür, insan vardır küçüktür, insan vardır düğümdür, insan vardır seni düğüm eder, insan vardır düğümlerini çözer, insan vardır bağırır, insan vardır konuşur, insan vardır aklından geçirir, insan vardır düşünmez bile.
hangisi?
ve insanlar vardır birbirine uygun ya da birbirine aşık ya da hepsi ya da hiçbiri. insan vardır ilişkinin adını çıktığım diye koyar, insan vardır sevdiğim der, insan vardır sevgilim der, insan vardır eşim der, insan vardır ruhdaşım der, insan vardır yarim der, insan vardır yaram der, insan vardır hayatım der, insan vardır ecelim der, aşkım der hatta insan vardır evlerden ırak aşkitom filan der.
kim ne derse desin,
her başlangıç bir sondur nihayetinde. ne zaman nerde bir şeye ad konsa, o biraz da olsa şekillenmiş, kaderlenmiş, yoluna müdahale edilmiş demektir. ilişkiye ad koyarken onu kiminle birlikte yaptığı insanın, bu başlangıcın sonunu tayin eden şeydir aslında. ilişkiye ad koymak kolaydır. önemli olan ilişkinin büyüyünce ismini beğenmesi, bir gün mahkemeye başvurup değiştirmek istememesidir; ad koyan iki insanın aynı yöne doğru bakıyor olmasıdır.
hangisi?
ve insanlar vardır birbirine uygun ya da birbirine aşık ya da hepsi ya da hiçbiri. insan vardır ilişkinin adını çıktığım diye koyar, insan vardır sevdiğim der, insan vardır sevgilim der, insan vardır eşim der, insan vardır ruhdaşım der, insan vardır yarim der, insan vardır yaram der, insan vardır hayatım der, insan vardır ecelim der, aşkım der hatta insan vardır evlerden ırak aşkitom filan der.
kim ne derse desin,
her başlangıç bir sondur nihayetinde. ne zaman nerde bir şeye ad konsa, o biraz da olsa şekillenmiş, kaderlenmiş, yoluna müdahale edilmiş demektir. ilişkiye ad koyarken onu kiminle birlikte yaptığı insanın, bu başlangıcın sonunu tayin eden şeydir aslında. ilişkiye ad koymak kolaydır. önemli olan ilişkinin büyüyünce ismini beğenmesi, bir gün mahkemeye başvurup değiştirmek istememesidir; ad koyan iki insanın aynı yöne doğru bakıyor olmasıdır.
9 Aralık 2009 Çarşamba
hass......tirrrr....!
İçimdeki derinliklerden çıkıp geldim sana, ruhumun fırtınalarından kaçıp, sığınacak kuytu bir liman ararken... Gel-gitler içinde bir tutkuyla "gel" desem, gelemezsin; "yanıma gel" desen, nafile... Denizle rüzgarın sevdası kadar hazin, ışığa uçan pervaneler gibi sorgusuz-sualsiz... Ne suretinden ayrı, ne aslıyla birarada...
8 Aralık 2009 Salı
alla alla ya...!
hayır benim anlamadığım bi kaç nokta var:
-birisi size anlayamıyorum seni diyorsa sizin bazı eylemlerinizin olması gerekmez mi?
-birisi size "dosttan öte" lafını kullanıp da daha sonra sizle nası güven üzerine konuşmaz?
-tamam eyvallah belki sadece ve sadece bi eyleminiz oldu ammavelakin bu her ne olursa olsun diğer herşeyi götürür mü?
-MAL gibi ortada duran, eline bi duyguyu almış diğerlerini kenara saklamış biri nasıl olur da anlaşılmaz?
Şimdilik sorularım bu kadar allahın cezası günlük. Şimdi söyle bana neyim anlaşılmıyor lan? Bok gibi bi durumun içinde nereye gittiğim bile belli değilken, istediğim sureti göremezken tatmin etmeye çalışmak mı anlaşılamamak? Eğer buysa bende bazan tutamıyorum kendimi. İçinde bulunduğumuz bu duydudan dolayı zaten bize insan demiyorlar mı lan?...
-birisi size anlayamıyorum seni diyorsa sizin bazı eylemlerinizin olması gerekmez mi?
-birisi size "dosttan öte" lafını kullanıp da daha sonra sizle nası güven üzerine konuşmaz?
-tamam eyvallah belki sadece ve sadece bi eyleminiz oldu ammavelakin bu her ne olursa olsun diğer herşeyi götürür mü?
-MAL gibi ortada duran, eline bi duyguyu almış diğerlerini kenara saklamış biri nasıl olur da anlaşılmaz?
Şimdilik sorularım bu kadar allahın cezası günlük. Şimdi söyle bana neyim anlaşılmıyor lan? Bok gibi bi durumun içinde nereye gittiğim bile belli değilken, istediğim sureti göremezken tatmin etmeye çalışmak mı anlaşılamamak? Eğer buysa bende bazan tutamıyorum kendimi. İçinde bulunduğumuz bu duydudan dolayı zaten bize insan demiyorlar mı lan?...
bilindik bir hikayedir... ve her nedense hakkında hep gece yarısı yazdırandır.
ben bu hikayeyi bir yerden biliyorum çocuk… severek ayrılanlar, ayrı kalanların hikayesi bu. daha önce milyonlarca kez yaşandı, milyonlarca kez daha yaşanacak. sen bu öykülerdeki içi yanan insanlardan ne daha fazlasın ne daha eksiksin çocuk. herkes ne kadar sevdiyse sen de o kadar sevdin işte. herkesin kalbi ne kadar deliniyorsa seninki de o kadar açıldı. hayır çocuk, abartmıyorum. senin dediğini dedi hepsi de bana. hepsi de “benimki bambaşka” diyordu. ben gördüm, hepsi aynı…
yıllar sonra bir gün baktığında bu dediklerime anlayacaksın sen de. şimdi anlaman çok zor çünkü her şey çok taze. bitmez dediğin aşk bitmedi, ama öyle bir hal aldı ki çocuk; yaptığın hiçbir şey doğru değil. ne onunla olabilirsin artık, ne onsuz nefes alabilirsin. öyle bir noktadasın ki, ileri gittikçe daha geriden başlıyorsun. öyle bir yerdesin ki sen, kafayı yukarı çevirdikçe yere dönüyorsun. işin daha kötüsü de çocuk, o da öyle. ikiniz birbirinizsiniz; seni tamamlayan şey o, onu tamamlayan şey sen… hani bunu bilmesen, en azından o unuttu desen bir teselli olacak belki sana ama, öteki taraf da aynı. işte seni cehennemin dibine sokan da bu.
tükeniyorsun sen çocuk, tükenmemek için yaptığın her şey seni tüketiyor aslında farkında değilsin. bunun farkında olduğunda zaten sana bu öğütlerim anlamsız gelecek. dedim ya sana çocuk, sen de diğerlerinden farklı değilsin. hiçbirimiz değiliz. bu duygu aynı olduğu sürece de bu değişmeyecek.
çaresizliğinin sevdandan geldiğini bilmek ne kadar da iç burkuyor değil mi? sevmenin kötü olduğunu kimse söylememişti sana oysa. sevilmek de kötü müdür peki çocuk? sevilmek nasıl acıtabilir insanın içini? acıtıyor işte. sevilmeseydin böyle mi olurdu? bıkardın giderdin bir yerde ve bu kadar boğulmazdın, bu kadar yanmazdın aşkının ateşinde.
peki şimdi ne olacak çocuk? o başkasıyla, sen başkasıyla. elbet bir gün karşılaşacaksınız, o zaman ne yapacaksın? kokusu burnundan içeri girdiğinde, o baktığında içini titreten gözlerine odaklandığında ne yapacaksın? dudakların yaklaşırken kafanı çevirip gidebilecek misin peki? yapamayacaksın çocuk. yapacağın tek şey, diğer sevgilere saygısızlık olur ancak. aldatmak olur, aldanmak olur.
aşkın dinamiklerini, doğrularını kimse anlayamamış da sen mi anlayacaksın çocuk? sen mi çözeceksin bu varoluştan beri insanların hem içini kemiren, hem mutluluktan delirten duygunun sebebini? sen mi derman olacaksın dertlere? yorma kendini çocuk. ne sana derman var, ne senden derman uman var. yaşanması gereken şeyler var ve yaşayacaksın. için yanacak, ama dedim ya, dermanı yok bu işin.
zaman geçecek, bazen duraksayacak, bazen tekrar alevlenecek. ancak bu hep böyle sürüncemede gitmeyecek. sana tek bir iyi haberim var çocuk, bir gün sen de unutacaksın. unuttuğun gün ise seni bambaşka biri bekliyor olacak.
işte o zaman kafanı kullanırsan mutlu olacaksın çocuk, ama ne yazık ki seni tanıyorum.
sen, aşka doğru delicesine yola çıkacaksın…
yıllar sonra bir gün baktığında bu dediklerime anlayacaksın sen de. şimdi anlaman çok zor çünkü her şey çok taze. bitmez dediğin aşk bitmedi, ama öyle bir hal aldı ki çocuk; yaptığın hiçbir şey doğru değil. ne onunla olabilirsin artık, ne onsuz nefes alabilirsin. öyle bir noktadasın ki, ileri gittikçe daha geriden başlıyorsun. öyle bir yerdesin ki sen, kafayı yukarı çevirdikçe yere dönüyorsun. işin daha kötüsü de çocuk, o da öyle. ikiniz birbirinizsiniz; seni tamamlayan şey o, onu tamamlayan şey sen… hani bunu bilmesen, en azından o unuttu desen bir teselli olacak belki sana ama, öteki taraf da aynı. işte seni cehennemin dibine sokan da bu.
tükeniyorsun sen çocuk, tükenmemek için yaptığın her şey seni tüketiyor aslında farkında değilsin. bunun farkında olduğunda zaten sana bu öğütlerim anlamsız gelecek. dedim ya sana çocuk, sen de diğerlerinden farklı değilsin. hiçbirimiz değiliz. bu duygu aynı olduğu sürece de bu değişmeyecek.
çaresizliğinin sevdandan geldiğini bilmek ne kadar da iç burkuyor değil mi? sevmenin kötü olduğunu kimse söylememişti sana oysa. sevilmek de kötü müdür peki çocuk? sevilmek nasıl acıtabilir insanın içini? acıtıyor işte. sevilmeseydin böyle mi olurdu? bıkardın giderdin bir yerde ve bu kadar boğulmazdın, bu kadar yanmazdın aşkının ateşinde.
peki şimdi ne olacak çocuk? o başkasıyla, sen başkasıyla. elbet bir gün karşılaşacaksınız, o zaman ne yapacaksın? kokusu burnundan içeri girdiğinde, o baktığında içini titreten gözlerine odaklandığında ne yapacaksın? dudakların yaklaşırken kafanı çevirip gidebilecek misin peki? yapamayacaksın çocuk. yapacağın tek şey, diğer sevgilere saygısızlık olur ancak. aldatmak olur, aldanmak olur.
aşkın dinamiklerini, doğrularını kimse anlayamamış da sen mi anlayacaksın çocuk? sen mi çözeceksin bu varoluştan beri insanların hem içini kemiren, hem mutluluktan delirten duygunun sebebini? sen mi derman olacaksın dertlere? yorma kendini çocuk. ne sana derman var, ne senden derman uman var. yaşanması gereken şeyler var ve yaşayacaksın. için yanacak, ama dedim ya, dermanı yok bu işin.
zaman geçecek, bazen duraksayacak, bazen tekrar alevlenecek. ancak bu hep böyle sürüncemede gitmeyecek. sana tek bir iyi haberim var çocuk, bir gün sen de unutacaksın. unuttuğun gün ise seni bambaşka biri bekliyor olacak.
işte o zaman kafanı kullanırsan mutlu olacaksın çocuk, ama ne yazık ki seni tanıyorum.
sen, aşka doğru delicesine yola çıkacaksın…
S'onsuz
bazen
bazı şeyler vardır onlar vardırlar diye haykırmak geliyor içimden
ama susuyorum
utanıyorum
yüzümü ellerimle saklayıp kalabalığın arasından
koşuyorum
koşuyorum
koşuyorum...
komşu teyzelerin
anlayamadığı dillerin
yazarıyım,söyleyeniyim,yaşayanıyım...
bazı şeyler vardır onlar vardırlar diye haykırmak geliyor içimden
ama susuyorum
utanıyorum
yüzümü ellerimle saklayıp kalabalığın arasından
koşuyorum
koşuyorum
koşuyorum...
komşu teyzelerin
anlayamadığı dillerin
yazarıyım,söyleyeniyim,yaşayanıyım...
5 Aralık 2009 Cumartesi
keşke gözyaşlarım olmadığı için yapabilsem..
sen hiç kendi gözyaşında boğuldun mu? nefesin kesildi mi ciğerlerine dolan gözyaşların yüzünden? solunumun tıkandı mı? oksijene uzak kaldın mı hiç? ruhunun cesedi vurdu mu karaya peki? üstünü örttüler mi ruhunun, bir köşe yazarının herhangi bir yazısının denk geldiği bir gazete kağıdı ile?
ben oldum..içimde birikiyor gözyaşlarım..dışardan bakanın "ne çabuk atlattı valla bravo, çok güçlüymüş" dediği bir ölüyüm ben..ruhumun cesedi vurdu karaya benim..boğuldum, nefessiz kaldım..mücadele bile etmedim..çırpınmadım..kabullendim..keşke gözyaşlarım kuruduğu için, artık takadım kalmadığı için yapabilsem..sevdiklerinin yanında güçlü olman öğütlendi mi hiç sana? "ağlama bak onların sana ihtiyacı var.." dendi mi? gizli saklı köşelerde ağlamaya çalıştığın oldu mu hiç? bir sevdiğini uğurlarken, diğerlerini üzmemek için dik durmaya çalıştın mı? acını yuttun mu çiğnemeden? midene oturdu mu peki?benim oldu..öylesine güçlüyüm ki ben, gelip duygularımı günlük köşelerinde yazıya döküp, günlükten çıktığım anda hiçbir şey yokmuş gibi devam ediyorum hayata..öyle güçlüyüm ki ben gülüyorum, eğleniyorum, "hayat devam ediyor.." diyorum..öyle güçlüyüm ki ben "başın sağolsun.." cümlesini duymaktan kaçmak için konuları değiştiriyorum..öyle güçlüyüm ki, ölüme inanmıyorum artık..sevdiklerimin ölümlerini kabullenmiyorum..
Ama artık öyle değil galiba. Çok belli ediyormuşum gibi hissediyorum kendimi.Sanki herkes anlıyor da ben de onlardan kaçıyorum.Ayaklar altına alınacakmış gibi hissediyorum belli olursa.Korkunun dikalası... Ağlama zamanı...
ben oldum..içimde birikiyor gözyaşlarım..dışardan bakanın "ne çabuk atlattı valla bravo, çok güçlüymüş" dediği bir ölüyüm ben..ruhumun cesedi vurdu karaya benim..boğuldum, nefessiz kaldım..mücadele bile etmedim..çırpınmadım..kabullendim..keşke gözyaşlarım kuruduğu için, artık takadım kalmadığı için yapabilsem..sevdiklerinin yanında güçlü olman öğütlendi mi hiç sana? "ağlama bak onların sana ihtiyacı var.." dendi mi? gizli saklı köşelerde ağlamaya çalıştığın oldu mu hiç? bir sevdiğini uğurlarken, diğerlerini üzmemek için dik durmaya çalıştın mı? acını yuttun mu çiğnemeden? midene oturdu mu peki?benim oldu..öylesine güçlüyüm ki ben, gelip duygularımı günlük köşelerinde yazıya döküp, günlükten çıktığım anda hiçbir şey yokmuş gibi devam ediyorum hayata..öyle güçlüyüm ki ben gülüyorum, eğleniyorum, "hayat devam ediyor.." diyorum..öyle güçlüyüm ki ben "başın sağolsun.." cümlesini duymaktan kaçmak için konuları değiştiriyorum..öyle güçlüyüm ki, ölüme inanmıyorum artık..sevdiklerimin ölümlerini kabullenmiyorum..
Ama artık öyle değil galiba. Çok belli ediyormuşum gibi hissediyorum kendimi.Sanki herkes anlıyor da ben de onlardan kaçıyorum.Ayaklar altına alınacakmış gibi hissediyorum belli olursa.Korkunun dikalası... Ağlama zamanı...
sadece kaşına gözüne boyuna posuna bakıp sevmek değil gördüğünde başkaları onun adını söylediğinde hiç görmediğin bir anda sesini işittiğinde içinin kıpır kıpır olması heyecanlanman elinin ayağının dolaşması...ne olursa olsun aradan seneler geçse bile onu gördüğün an hala gözlerine bir umut var mı diye bakmak...artık seninle olması için bir imkan olmasa bile beklemek...
delikanlılıktır, korkmamaktır, cesarettir...
delikanlılıktır, korkmamaktır, cesarettir...
öyle çok görmek istedim ki yüzünü. saatler sürecek bir gözyaşı nöbeti pahasına resmini açtım. bir de yasak bir şarkı açtım üstüne. gözyaşlarım iyice akar da belki biter diye. bitmiyor be ömrümün varı. ne rüyalarımdan yüzün gidiyor ne de azalıyor özlemin. hayatımda meydana gelen her güzel değişikliğin ardına, senin bunu görmemiş olmanın üzüntüsü ekleniyor. sebepsiz mutluluklarım oluyor bazen, senden biliyorum. üzüntüleri kendimden. seni düşünmemeye çalıştığım her düşüncenin sonu sana çıkıyor, sana gidebileceğim tüm yollarsa yokluğuna. eğer cennete gidecek ve seni göreceksem diye düşününce, ölmek için sabırsızlandığım oluyor. mevsimler değişiyor da içimde sen hep aynısın. o kadar çok kandırdım ki geçecek diye diye, artık kalbim de inanmıyor avuntularıma. çatısız ev gibiyim yokluğunda, yağmurlar içime içime yağıyor. ne gözyaşları akıttım içime, içimde kayalar eridi de, kalbimden mührün düşmüyor.
4 Aralık 2009 Cuma
YENİDEN DOĞMAK
yeniden doğuyor insan gördükçe binlerce hayalkırıklığı, biliyorum yeniden de ölüyor her çarptığında duvarlara. olsun! yine biliyorum inandıklarım yanıldıkça ve pişman olacaklarını bilmedikçe ben büyüyor ve dünyayı daha net görüyorum.
gözlerim kapanmadıkça sonsuzluğa, her an yeniden doğuyorum...!
gözlerim kapanmadıkça sonsuzluğa, her an yeniden doğuyorum...!
1 Aralık 2009 Salı
61. Kayıda Da Bu Yakışırdı...!
akşam oluyor.
bugünlerde hep akşam oluyor, eskiden daha mı uzun sürerdi günün devranı yoksa benim gözlerim mi aydınlığı seçemez oldu? karanlık basmadan orta kahvemi yetiştirsem, balkon da serin epey… neredeydi şu kül rengi şalım, onu almalı balkona çıkarken.
***bu ip yeterince sağlam mı acaba…***
bu kadının sesi de gitti iyice, ama ses gidiyor ruh gitmiyor. yaşlandıkça daha da acıtır oldu yazdığı sözler, herkes yaşlanırken bu kadın çocuklaşıyor mu nedir, onlar gibi iki sözcükle destanlar anlatır oldu.
***kırmızı bir iplik bulmalı…***
kahve ne büyük keyif! dut yavaştan sararmaya başlamış, ne çabuk geçiyor zaman.. sanki daha dün gencecik yapraklarının arasından görebiliyordum o etli şişko bembeyaz meyvelerini…defne de meyve vermiş, kapkara zeytin gibi döküyor balkonuma o zehir zemberek misketlerini…
***şu iğneleri ne diye böyle incecik yaparlar, sanki ipek dikiyor herkes!***
telvesi ne çok olmuş kahvenin, fal mı kapatsam ziyan olmasın. aman bakacak kimse yok ki.. kendim bakarım ne var, eğlenirim biraz. nasıl kapatılıyordu, 3 kez mi çeviriyorduk..
***çift kat kullanayım ipi, sağlam olsun. annem ne güzel düğüm atar bu iplerin kuruğuna, incecik parmaklarıyla 1 saniyede çabucak…***
şimdi işin yoksa bekle bu fal kurusun diye. ne çok bekliyoruz hayat boyu… herşeyi bekliyoruz sanki ölmeyecekmiş gibi. halbuki estiği an hareket etmeli insan, yarın garanti değil ki. keşke herkes benim kadar nefret etse beklemekten, belki o zaman çok başka bir dünya olurdu...
***acıyor.. ama acımadan olmayacak bu iş, gayret…***
bak aklıma geldi, garip değil mi; herkesin gizlediği şeyler var.. kimi heyecanını, kimi mutluluğunu kimi acısını hasretini gizliyor. en çok da acı gizleniyor galiba, hayat devam etmeli ya! oysa ne insani acı çekmek, ağrımak, ağlamak, bağıra bağıra isyan etmek falan. güç gösterisi midir bilmem, neden saklar insan kalp ağrısını?
***ama bir parçası eksik bunun?! neyse böyle olacak artık, bir yama bulurum daha sonra.
ne çok acıyor!***
sanki herkesin söyleyecek birşeyleri var biryerlerinde ve söylemiyorlar. istisnasız herkesin yüzünde bir pus. ellerde bir huzursuzluk, gözlerde bir kaçış, bir nereye bakacağını bilmezlik… herkesin duruşunda bir gölge, bir tereddüt. nereye götürecekler bu taşıdıkları yükü, nereyi o yükü bırakmaya layık bulacaklar? her durakta bir ton daha yükleniyor herkes. nerede, kimde, nasıl son bulacak bu garip seyahat?
***bir düğüm daha.. ha gayret bir düğüm daha dayan, bitiyor.
kim demiş kalp yarası kapanmaz diye... ***
Kalp Yarası
her yanım bıçak kesiği
gördüğün kan karası
kapanmıyor dinine yandımın kalp yarası
ağlıyor adamın anası
duydum ki görmüşler oynaşta seni
nefesinde el oğlunun nefesi
takmış beşibiryerdeyi kahpe
kaymak gerdanlarına
şaştı iyice bende endazesi kantarımın benliği
neyle tartayım gidip sıyırayım ilk gördüğüm entariyi
öldürene kadar aldatayım
öyle olmuyor böylede olmuyor
sığmıyor bu benim meşrebime vesselam
bu değil anamın ben diye büyüttüğü
uymuyor adamlık hamuruma böyle intikam
ah ne zormuş sevdalanması bir erkeğin ağlaması
seçmedim yaşadığım yeri hayat diye
dibe vurdum lanet olası
şimdi arkamdan atıp tutuyorlar
karı gibi acı çekiyor diyorlar
ben oluk oluk kan kaybında onlar adamlığı inkar zannediyorlar
bundan daha çok kaybedemem
şimdi sıra insan gibi acı çekme faslında
öyle olmuyor böylede olmuyor
sığmıyor bu benim meşrebime vesselam
bu değil anamın ben diye büyüttüğü
uymuyor adamlık hamuruma böyle intikam
bugünlerde hep akşam oluyor, eskiden daha mı uzun sürerdi günün devranı yoksa benim gözlerim mi aydınlığı seçemez oldu? karanlık basmadan orta kahvemi yetiştirsem, balkon da serin epey… neredeydi şu kül rengi şalım, onu almalı balkona çıkarken.
***bu ip yeterince sağlam mı acaba…***
bu kadının sesi de gitti iyice, ama ses gidiyor ruh gitmiyor. yaşlandıkça daha da acıtır oldu yazdığı sözler, herkes yaşlanırken bu kadın çocuklaşıyor mu nedir, onlar gibi iki sözcükle destanlar anlatır oldu.
***kırmızı bir iplik bulmalı…***
kahve ne büyük keyif! dut yavaştan sararmaya başlamış, ne çabuk geçiyor zaman.. sanki daha dün gencecik yapraklarının arasından görebiliyordum o etli şişko bembeyaz meyvelerini…defne de meyve vermiş, kapkara zeytin gibi döküyor balkonuma o zehir zemberek misketlerini…
***şu iğneleri ne diye böyle incecik yaparlar, sanki ipek dikiyor herkes!***
telvesi ne çok olmuş kahvenin, fal mı kapatsam ziyan olmasın. aman bakacak kimse yok ki.. kendim bakarım ne var, eğlenirim biraz. nasıl kapatılıyordu, 3 kez mi çeviriyorduk..
***çift kat kullanayım ipi, sağlam olsun. annem ne güzel düğüm atar bu iplerin kuruğuna, incecik parmaklarıyla 1 saniyede çabucak…***
şimdi işin yoksa bekle bu fal kurusun diye. ne çok bekliyoruz hayat boyu… herşeyi bekliyoruz sanki ölmeyecekmiş gibi. halbuki estiği an hareket etmeli insan, yarın garanti değil ki. keşke herkes benim kadar nefret etse beklemekten, belki o zaman çok başka bir dünya olurdu...
***acıyor.. ama acımadan olmayacak bu iş, gayret…***
bak aklıma geldi, garip değil mi; herkesin gizlediği şeyler var.. kimi heyecanını, kimi mutluluğunu kimi acısını hasretini gizliyor. en çok da acı gizleniyor galiba, hayat devam etmeli ya! oysa ne insani acı çekmek, ağrımak, ağlamak, bağıra bağıra isyan etmek falan. güç gösterisi midir bilmem, neden saklar insan kalp ağrısını?
***ama bir parçası eksik bunun?! neyse böyle olacak artık, bir yama bulurum daha sonra.
ne çok acıyor!***
sanki herkesin söyleyecek birşeyleri var biryerlerinde ve söylemiyorlar. istisnasız herkesin yüzünde bir pus. ellerde bir huzursuzluk, gözlerde bir kaçış, bir nereye bakacağını bilmezlik… herkesin duruşunda bir gölge, bir tereddüt. nereye götürecekler bu taşıdıkları yükü, nereyi o yükü bırakmaya layık bulacaklar? her durakta bir ton daha yükleniyor herkes. nerede, kimde, nasıl son bulacak bu garip seyahat?
***bir düğüm daha.. ha gayret bir düğüm daha dayan, bitiyor.
kim demiş kalp yarası kapanmaz diye... ***
Kalp Yarası
her yanım bıçak kesiği
gördüğün kan karası
kapanmıyor dinine yandımın kalp yarası
ağlıyor adamın anası
duydum ki görmüşler oynaşta seni
nefesinde el oğlunun nefesi
takmış beşibiryerdeyi kahpe
kaymak gerdanlarına
şaştı iyice bende endazesi kantarımın benliği
neyle tartayım gidip sıyırayım ilk gördüğüm entariyi
öldürene kadar aldatayım
öyle olmuyor böylede olmuyor
sığmıyor bu benim meşrebime vesselam
bu değil anamın ben diye büyüttüğü
uymuyor adamlık hamuruma böyle intikam
ah ne zormuş sevdalanması bir erkeğin ağlaması
seçmedim yaşadığım yeri hayat diye
dibe vurdum lanet olası
şimdi arkamdan atıp tutuyorlar
karı gibi acı çekiyor diyorlar
ben oluk oluk kan kaybında onlar adamlığı inkar zannediyorlar
bundan daha çok kaybedemem
şimdi sıra insan gibi acı çekme faslında
öyle olmuyor böylede olmuyor
sığmıyor bu benim meşrebime vesselam
bu değil anamın ben diye büyüttüğü
uymuyor adamlık hamuruma böyle intikam
HAYYAMi
" dün geldi: nedir aradığın? dedi bana:
bensem, ne bakarsın o yana bu yana?
kendine gel de düşün, içine iyi bak:
ben senim, sen ben; aranıp durma boşuna! "
bensem, ne bakarsın o yana bu yana?
kendine gel de düşün, içine iyi bak:
ben senim, sen ben; aranıp durma boşuna! "
filmlerdekini beklemek!
bir tür herşeyi bok etme durumudur sanırım.
bir kere hangi film arkadaş ya?
eski türk filmi mi mesela? sevgili seni yolda yanlışlıkla tonguçun üstüne düşmüş görüp "kahhhpee hani terrrtemizdin" diye basıp gitsin mi? yıllarca her gördügünde sen agzını açamadan "sus ben anlayacagımı anladım " mı desin. bu mu bekledigin?
veya katil doğanlardaki gibi bir aşk mı istiyorsun? kendinden ve ondan başka kimseyi sevmemek mi?
married with children daki gibi bir aşk mı? karına sonsuz ve lanetli bir bagla baglanmak mı?
ya da cesur ve güzel dizisindeki gibi yıllarca sürünmüş, bir türlü kavuşamamış ama bu arada dizideki bütün kadın ve erkeklerle düşüp kalkmış ridge ile brooke un aşkını mı istiyorsun. (boku çıkmış aşk oluyor bu da sanırım)
romantik komedilerdeki gibi aşk istiyorum deme sakın. sözlükçü, sen de biliyorsun onlar en mal aşklar. arkadaşların itekleyip dürtüklemesi ile oluşur, veya saçmasapan tesadüflerle biter başlar- off çekilir mi yahu?
bak edebiyat ve sinemanın en büyük aşklarına, uğultulu tepeler, anna karenina, titanic, troy, kızıl ve kara .... hangi biri mutlu bitti ? aşklarını yaşayamadılar bile garibanlar. ölüp gitti birinden biri veya ikisi.
otur kendi aşkını emek vererek yaşa. millet senden ibret alsın da, "ay şu corcuk la sepitip e de maşallah, ne biçim aşıklar ya çok özeniorum" desin.
bir kere hangi film arkadaş ya?
eski türk filmi mi mesela? sevgili seni yolda yanlışlıkla tonguçun üstüne düşmüş görüp "kahhhpee hani terrrtemizdin" diye basıp gitsin mi? yıllarca her gördügünde sen agzını açamadan "sus ben anlayacagımı anladım " mı desin. bu mu bekledigin?
veya katil doğanlardaki gibi bir aşk mı istiyorsun? kendinden ve ondan başka kimseyi sevmemek mi?
married with children daki gibi bir aşk mı? karına sonsuz ve lanetli bir bagla baglanmak mı?
ya da cesur ve güzel dizisindeki gibi yıllarca sürünmüş, bir türlü kavuşamamış ama bu arada dizideki bütün kadın ve erkeklerle düşüp kalkmış ridge ile brooke un aşkını mı istiyorsun. (boku çıkmış aşk oluyor bu da sanırım)
romantik komedilerdeki gibi aşk istiyorum deme sakın. sözlükçü, sen de biliyorsun onlar en mal aşklar. arkadaşların itekleyip dürtüklemesi ile oluşur, veya saçmasapan tesadüflerle biter başlar- off çekilir mi yahu?
bak edebiyat ve sinemanın en büyük aşklarına, uğultulu tepeler, anna karenina, titanic, troy, kızıl ve kara .... hangi biri mutlu bitti ? aşklarını yaşayamadılar bile garibanlar. ölüp gitti birinden biri veya ikisi.
otur kendi aşkını emek vererek yaşa. millet senden ibret alsın da, "ay şu corcuk la sepitip e de maşallah, ne biçim aşıklar ya çok özeniorum" desin.
AH ULAN TRABZON
kimilerinin sevdiği kimilerinin ise sevmediği-sevemediği, bana göre ise aşk gibi bir şehir.
uzun yıllar yaşamadım. burada doğmadım. büyümedim.
eski halini bilmem. altı üstü birkaç yıl kalmışlığım var. şimdi bana birkaç senede mi bu kadar sevdin diyebilirsiniz.
hiç duraksamadan evet diyebilirim. bir şehrin ne kadar gri olduğu birazda bize bağlı değil midir?
yolları, sokakları, caddeleri, gidilecek görülecek yerleri midir hep bir şehri güzel yada çirkin yapan?
yaşanmışlıkların hiç mi önemi yoktur. bunun içindir sanırım bu şehri bu kadar sevmem. başka bir şehirle kıyaslamam kıyaslayamam.
benim en güzel, en muhteşem, en kötü ve en boktan anılarımı saklar her bir taşında. ona haksızlık edemem.
bunun içindir ki bir başka şehre yerleştiğimde pinhani'yi dinlerken alakasız bir şekilde aklıma gelişi.
*sen bir dost gibi, kardeş gibi özlenen sevgili..
uzun yıllar yaşamadım. burada doğmadım. büyümedim.
eski halini bilmem. altı üstü birkaç yıl kalmışlığım var. şimdi bana birkaç senede mi bu kadar sevdin diyebilirsiniz.
hiç duraksamadan evet diyebilirim. bir şehrin ne kadar gri olduğu birazda bize bağlı değil midir?
yolları, sokakları, caddeleri, gidilecek görülecek yerleri midir hep bir şehri güzel yada çirkin yapan?
yaşanmışlıkların hiç mi önemi yoktur. bunun içindir sanırım bu şehri bu kadar sevmem. başka bir şehirle kıyaslamam kıyaslayamam.
benim en güzel, en muhteşem, en kötü ve en boktan anılarımı saklar her bir taşında. ona haksızlık edemem.
bunun içindir ki bir başka şehre yerleştiğimde pinhani'yi dinlerken alakasız bir şekilde aklıma gelişi.
*sen bir dost gibi, kardeş gibi özlenen sevgili..
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
